GELİNKAYA EFSANESİ
Giresun ili Çanakçı ilçesi Akköy’de bir kayann yanına varıldığında, bu kayanın sanki taç giymiş bir geline benzediği görülür. Efsaneye göre bu gelin çok uzun boylu, çok güzel bir kadındır. Fakat talihi o kadar güzel değildir ve kötü huylu kaynanası ona sürekli zulmetmekte, onu çok üzmektedir.
Günlerden bir gün, iyi kalpli gelin sabahın kör saatlerinde uyanır ve o her zamanki yaptığı ev işlerine koyulur. Kaynanası tarafindan istenmeyen bu talihsiz kadın öğlen vakitlerine kadar canla başla çalışsa da yine de geçimsiz kaynanası tarafindan en küçük bir takdir görmez, aksine biten her bir işten sonra yenisinin ortaya çıkmasıyla yine cezalandırılır.
Gelininin yapacağı baska bir iş kalmadığını gören kaynana, sırf onu boşta bırakmamak ve cezalandırmak için onun yemek yemesine bile firsat vermeden ve hiç dinlendirmeden onu kırlara inek yaymaya gönderir.
Çok yorulan ve üstelik karnı da acıkan talihsiz gelin, ineğini yayarken çayırın üzerinde uykuya dalar. Uyandığında akşam olmak üzeredir ve gün artık ışıklarını doğadan geri almaya başlamıştır. Hemen aklına ineği ve onu bulamadığında kötü kalplı kaynanasının kendisine yapacakları gelir. Çok üzülür.
Gözleri yaşlı ve ağlamaklı ineğini aramaya başlar. Artık umutlarını kestiği ve her şeyin onun için bittiğini düşündüğü bir anda da bu bezgin ruh hali içerisinde Allah’a yalvarır.
Duası o kadar içten, çektiği acılar ve eziyet o denli büyüktür ki Yaratan onu işte o gün ve oracıkta yanına alır. Gelinin kalpten ve yürekten son duası söyle olmuştur:
– Allah’ım, beni ya taş et dondur! Ya, kuş et uçur!
Bu talihsiz ama çok iyi kalpli gelinin ilk dileği kabul olsa da, onun bir kuş gibi uçup şimdilerde cennette olduğuna inanılır.
KELETE DEĞİRMENİ EFSANESİ
Bu topraklarda dağların sarp bir yerindeki bir yamaçta Kelete adında bir köy vardır. Aynı adla anılan bir degirmeni vardır köyün: “Kelete Değirmeni.”
Geceleri geleni gideni olmaz. Zira, rivayete göre bu değirmenden akşam sonrası davul zurna sesleri gelir ve köylü de korkusundan belli bir saatten sonra uğrayamazmış buraya.
Zamanın birinde bir yaşlı adam, kışın en sert zamanlarında yolda tipiye yakalanır. Bu değirmene de mecburen sığınır. Değirmenin içinde insana benzeyen ama yeşil yüzlü yaratıklar vardır. Karşılıklı selam verip alırlar:
– Selamünaleyküm.
– Ve Aleykümselam.
Derken aradan biraz zaman geçer. Yaşlı ihtiyar misafiri olduğu bu kimselerin ayaklarının ters olduğunu fark eder.
Bunlar birer cindir. Fakat az sonra Müslüman olan cinlerle olmayanlar arasında bir tartışma çıkar. Cinlerin kâfir olanları, “yerlerini öğrendi” diye bu yaşlı adamı öldürmek isterler.
İman sahibi olanlarsa, onu Müslüman diye korumaya çalışırlar. Bu esnada cinlerden kimisi odunlarla adama saldırırlar. Çaresiz adam çareyi kaçmakta bulur. Kaçarken de yanında bulunan tüfeğini onlara doğrultur. Bir an, kurşununun bittiğini, şu an olmadığnı hatırlar. Fakat cebinden çıkardığı ekmeği silahın haznesine tıkayarak da onlara ateş eder.
Kimi cinler vurulup yere düsmüştür. Ortalık biraz sakinleşir.
Orada olan cinlerin reisleri Müslümandır. Üzülür ve olaya el koyar. Misafirlerinden bir nevi gönül alır. Bu arada dışarıda tipi dinmiştir. Parlak bir ay çıkmış ve yolları ışıtmıştır. Yolcu ihtiyar izin isteyip değirmenden çıkar. Giderken cinlerin reisi ona hediye olarak bir avuç dolusu kömür verir.
Yaşlı adam az önce cebine koydugu kömürleri biraz uzaklaşınca atar. Eve gelir. Çok yorgundur ve hemen derin bir uykuya dalar. Yarın sabah olduğunda elini cebine atttığında büyükçe parça bir altın gelir eline. “Dünkü kömürler demek ki birer altındı” diye düşünür ama artık iş işten geçmiştir.
Cinler o değirmeni o günden sonra terk ederler. Davul zurna sesleri de böylelikle bir daha duyulmaz olur.
GEYİK AVI EFSANESİ
Zamanın birinde Şadi köyünden 3 kişi geyik avına giderler. Ama yörede eskiden beri geyik avı halk tarafından hoş karşılanmazmış. Ava gidenler karda uzun süren yürüyüşten sonra bir yere gelirler. Orada bir ladin ağacının altına kamp kurup yemeklerini yerler ve uykuya dalarlar. Gecenin geç bir vaktinde avcıların diyaloğu şeklinde geçmektedir. Avcılardan birisi bir sesle uyanır. Ses iki tepe arasında iki kişinin (evliya) konuşması şeklindedir:
– Ava geldi ne yapalım?
– Topal tekeyi verin, topal tekeyi verin.
– Kanmazlarsa ne yapalım?
– Akkuşu gönderin, akkuşu gönderin.
Gözüne bir daha uyku girmeyen avcı sabah büyük bir heyecanla bu olayı arkadaslarına anlatır ve bunlar erenlerdir geri dönelim, başımıza bela gelecek der. Fakat arkadaşları alay ederler ve onu korkaklıkla suçlarlar. Bu kişi de çaresiz sesini keser ve arkadaşlarıyla yola devam eder.
Bir süre yol aldıktan sonra bir topal teke çıkar önlerine. Avcılar tekenin kaçamamasından da faydalanarak bir atışta tekeyi vururlar ve orada pişirip yerler. Erenlerin konuşmasını duyan kişi tekrar ısrar ederek geri dönmelerini söyler. Ama pek etkili olamaz. Bunun üzerine arkadaşlarından ayrılıp köye döner ve konuyu köydekilere anlatır.
Diğer iki avcı yollarına devam ederler ve Keltaş yaylasının önündeki pur denen yerden geçerken bir çığ gelip ikisini de götürür. Köylünün tüm aramalarına rağmen bulunamayan avcıların cesetleri, yazın karların erimesiyle birlikte Kuzgun Deresi denen yerde bulunur.
olmasından dolayı, tepede yattığına inanılan şehit için iki rekat namaz kılmış.
ALTIN TASLI YILAN EFSANESİ
Bugün Çanakçı’nın yakınında kale denilen büyük bir kaya vardır. Bu kayanın üstüne çıkıp da sert bir cisimle vurduğunuzda kayanın içi boşmuş gibi ses gelir. Bundan dolayı eskiden beri bu kayanın içinin boş olmadığı ve içinde hazine olduğu söylenir. Bu kaleyle ilgili olarak da şöyle bir hikâye anlatılır.
Eskiden Kuzcaköy’de fakir bir adam varmış. Bu adam ormandan kesip getirdiği odunları satarak geçimini sağlarmış. Adam odundan gelirken bu kalenin yanından gelip geçer. Bir gün buradan geçerken kalenin yan taraflarından bir yerden gelen bir bebek ağlaması sesi duyar. Sese yaklaşır. Ses kale denilen kayanın içinden bir yerden gelir.
Kalenin dibindeki bir delikten içeri bakar. İçerde bir beşikte peri çocuğu gibi bir çocuğun yatmakta olduğunu görür. O anda dışarı başında altın tas bulunan bir yılan çıkar.
Yılan adama, “Sen sırrımı öğrendin. Senden başka hiçbir insanoğlu benim bu sırrımı bilmez. Kimseye söyleme yoksa seni öldürürüm. Bana her gün bir külek yoğurt getir sana her gün bir altın vereyim der.
Adamın şaşkınlıktan dili tutulur. Olayı kimseye söylemez. Her gün yoğurdu getirip altınını alır ve kısa sürede köyün en zengini olur. Bu durum tüm köylüyü şaşırtır ve adama bu parayı nereden bulduğunu sorarlar. Adam baska şeyler söyleyerek halkı inandırır.
Bu adam bir gün hastalanır. Yoğurdu götürmesi ve altını alması için oğlunu gönderir. Oğlan yılanın başındaki altın tası görünce, yılanı öldürüp tası almak ister. Oğlanın yılanı öldürmek için vurduğu sopa yılanın kuyruk kısmını kopartır. Fena canı yanan yılan, oğlanı yakalayıp boğarak öldürür.
Oğlu gelmeyince yılanın olduğu yere giden adam, burada oğlunun cesediyle karşılaşır. Olanları tahmin ederek, yılanın yanına varır ve oğlunu niçin öldürdüğünü sorar. Yılan durumu adama anlatır. Adam hatanın oğlunda olduğunu kabul eder ve tekrar eski dostluklarının devam etmesini ister. Bunun üzerine yılan, “Bende bu kuyruk acısı, sen de bu evlat acısı olduktan sonra biz dost olamayız.” der ve kalenin içine girer.
Adam daha sonra ne kadar uğraştıysa da bir daha kapıyı bulamaz.
Bugün, insanlar hâlâ bu kaleye girmenin yollarını araştırırlar. Ayrıca bu kalenin her yıl çok az miktarda eğildiğini, bir gün yuvarlanabileceğini, o zaman da yılanların Çanakçıyı ele geçireceklerini söylerler.
KARDEŞ KAYASI EFSANESİ
Çok eskiden, Çanakçı’ya bağlı Kuşköy’ de birbirinden güzel iki tane kızı olan bir aile yaşarmış. Köyde herkes bu kızların güzelliğini ve iyi kalpliliğini konuşurmuş.
Konuştuktan sonra da, “Tü Maşallah, nazar değmez İnşallah” demeyi unutmazlarmış.
Çünkü bu kızlar, köyde herkes tarafından çok sevilirmiş.
Bir gün, bu iki kardeş gezmek için ormana giderler. Köyün üstündeki tepelere doğru tırmanırlar. Bu arada kendi aralarında da oyun oynarlar. Oyuna dalan kızlar zamanın geçtiğinin farkına varmazlar.
Karanlık çökmeye başlayınca, geç kaldıklarını fark eden kızlar, köylerine doğru inmeye başlarlar. Bu gün Kardeş Kayası denilen yere gelirler. Çıkarken burayı çok rahat gçıktıkları halde, karanlık çöktüğünden inemezler. Korkularından ağlamaya başlarlar. Bu sırada ormandan bir ayı çıkarak, yanlarına doğru gelmeye başlar. İyice korkan kardeşler, ellerini açarak, “Allah’ım ya bizi taş et dondur ya da kuş et uçur.” derler.
Kızların ilk dilekleri gerçekleşir ve oldukları yerde ikisi birden taş kesilirler. Bu taşlar yanlarına gidildiğinde birbirine bakan iki insana benzemektedir. Birbirlerine ulaşamadıkları için bazen gözlerinden yaş geldiği söylenir.
