YAŞMAKLI AĞAÇBAŞI EFSANESİ
Türk ve Rum ailelerine mensup iki genç birbirlerine sevdalanmış. Biri Tirebolu – Görele diğeri ise Alucra tarafında yaşıyormuş. İki farklı aileden (Türk-Rum) olmaları, o zaman için kavuşmalarına en büyük engelmiş ama gençler kavuşmak için ne yapıp edip büyüklerini ikna etmişler. Durumu gören büyükler (arif insanlar), bu gençleri kavuşturmaya niyetlenmişler. Bunun için de iki tarafın da aynı yolu (eski yayla yolu) kullanarak Alucra ve Tirebolu- Görele tarafından karşılıklı olarak yola çıkmasına karar vermişler. İki tarafın karşılaştığı noktada düğünü yapacaklarmış. Uzun süren yolculuk sonunda birbirlerine yaklaşmışlar ama gece oldu-ğu için ve yorgun düştüklerinden dolayı oldukları yerlerde (kız tarafının konakladığı yer şu an ki ‘Capildirik Mevkii) konaklamaya karar vermişler. Yarın sevdiğine kavuşacak olmasının heyecanından genç kız gece uyuyamamış ve dışarı çımış. Dışarı çıktığında bütün ağaçların secde ettiğini görmüş. Sabah uyandığında eğer bu olayı insanlara anlatırsa ona inanılmayacağını düşünerek başındaki yaşmağı, erişilmesi en zor, en büyük ağacın tepesine asmış.
Sabah olunca gece yaşadığı olayı beraberindeki insanlara anlatmış ve ağacın tepesindeki yaşmağı göstermiş. Yaşmağı gören herkes ona inanmış ve o grupta bulunan arif insanlar bir aksilik çıkacağını; bu genç kızın sevdiğine kavuşamayacağını söylemiş. Ve kız bir zaman sonra sancılanarak ölmüş. Kızın bulunduğu grup orada beklemeye başlamış. Bir süre sonra erkek tarafı da oraya gelmiş, sevdiğinin öldüğünü gören genç ağlayarak kıza sarılmış ve o anda orada bulunan büyük kayadan damlalar halinde (sanki ağlıyormuş gibi) su akmaya başlamış.
GELİNKAYA EFSANESİ
Giresun ilinin Doğankent ilçesine bağlı Örenkaya köyünde Harşıt Çayı vardır. Birinci Dünya Savaşı döneminde bu bölgede Ruslarla Türk ordusu arasında çok sayıda çarpışma meydana gelmiştir.
Harşıt Çayı’nın bir tarafında Türkler, bir tarafinda da Ruslar vardır. Savaş dönemidir ve herkes korku içinde yaşamaktadır. Bir gün gelin ile kaynana, suya giderken, karşılarına düşman askerleri çıkar. Çocuğunu da düşünerek korkan gelin, “Allahım ya beni taş et dondur, ya da kuş et, uçur.” der.
Duası kabul olan gelin oracıkta hemen taş kesilir.
TEKFUR ANDON’UN KONAĞI
Acımasız ve despot bir Rum tekfuru olan Andon, hükmettiği çevreye adaletsiz ve zorba yönetimiyle kan kusturmaktadır. Gayet yüksek ve girilip geçilmesi imkânsiz olan bir kalede yaşayan tekfur, zalimliğiyle nam salmıştır. Yöredeki Türk boylarının erkekleri orduda ve sürekli uzaklarda seferde olduklarından bu zalım insana karşı ahalinin de yapabileceği fazla bir şey yokmuş. Etrafta dediği dedik, astığı astık, kestiği kestik bir sekilde hüküm süren tekfur bir gün adamlarıyla dört bir yana haber göndermiş. Kalesinin içine yaptırdığı yeni konağının ahaliye duyurusunu yaptırmaktan başka, halkına içinde tehditlerde bulunan sözlerini iletmiş. Tekfur duyurusunda: ” Bu ahalide benim konağımdan daha güzelini kim yaparsa, Allah onun evini başına yıksın!” demiş.
Civar köylerin birinde ise bir marangoz yaşamaktadır. Bu usta, işinde gücünde, dürüst ve güvenilir, herkesin sevdiği bir insandır. Tekfur’un konağını hiç bilmeden, ama bu konaktan daha güzelini yapar bir gün elleriyle. Evinin kapılarını, pencerelerini ve döşemelerini çok ince bir titizlikle, çok güzel bir işçilikle yapmış ve bitirmiştir. Bu ev en son olarak boyanıp bittiğinde ortaya göz kamaştıran ve sanki masallardaki bir mekânı anımsatacak kadar güzel bir eser çıkmıştır.
Tekfur Andon çok geçmez, bu evin methini ve güzelliğini duyar. Öfkesinden ve kıskançlıktan da deliye döner. Hemen en güvendiği adamlarına emirler vererek onlara; “Bu adam emirlerime karşı geldi, başına bir iş gelsin!” der.
Zaman sonra her şeyden habersiz olan talihsiz marangozu, köyünde ve ıssız bir arazide koyun otlatırken, yalnız başına yakalayan tekfurun adamları onu götürüp bir uçurumun başından aşağı atarlar. Bu duruma da bir kaza süsü verirler.
Adam ölür. Çevredekiler ise biraz da kötü kalpli tekfurun telkinleri ile; “Marangozu, Tekfur Andon’un ahı tuttu!” diye ortalığı velveleye verip, yaygara koparırlar. İşte o gün bu gündür, Doğankent ve çevresinde yapılan tüm evlerde, inşaatlarda ve yapılarda bilerek ve isteyerek mutlaka ama mutlaka bir noksanlık bırakılır. Halk buna, böyle inanmıştır çünkü.
ZEDEF EFSANESİ
Zamanı evvelde Zedef in yaylası Tepealan’ dır. Kışlağı ise orta mahallenin aşağı kesimindedir. Köylerde işin gücün çok olduğu yaylada, insanların az oldugu bir zamanda haramiler gelip Tepealan yaylasını basarlar.
Obada bir koyun sürüsü vardır. Gelen haramiler, köpeği yaralayarak sürüyü alıp kaçarlar. Bu olaya şahit olan Piri Veled tek başına karşı koyamaz. Konakkıranı denilen yere çıkar ve başlar kavalını çalmaya. Normal de kavalını çalarken köye de mesaj iletmektedir;
“Zedef,
Koyun gitti medet.
Kara köpek kan kustu.
Haramiler bizi bastı.
Yetişin Zedef,
Sizde kaldı medet.” der. Köye bildirir ve tüfeğini alıp haramilerin peşine düşer.
Zedef, Piri Veled’in nişanlısıdır ve kavalın sesinden Piri Veled’in ne dediğini anlamaktadır. Köpeğe yal pişirir, silahını kuşanır ve köye haber verir, atına binip yaylaya döner.
Zedef ile bütün gençler atlarına binip yaylaya dönerler; ama onlar hazırlanana kadar Zedef Gökçebele çıkmıştır. Zedef yal soğumadan yaylaya çıkar ve obanın durumunu görünce köpeğe yalını verir haramilerin peşine düşer. Şimdiki Kelali civarına gelince Piri Veled’in cesedi ile karşılaşır.
Artık Zedef delirmiştir, haramilerle çatışmaya girer. Bu arada köyden gelenler de haramilerin peşine düşerler ve şu andaki Alacainek obası başında Zedef’ in cesedi ile karşılaşırlar. Kısa sürede haramilere yetişip sürüyü kurtarırlar. Sonra haramilerin peşini bırakmayıp 8 kişi olan bu haramileri de birer ikişer öldürürler.
Piri Veled ve Zedef’i alıp Tepealan yaylasında orta obanın başına defnederler. Orada bulunan bu mezarlar yatır gibidir. Çocuğu olmayan evliler bu mezarlardan teberrik alırlar.
GEYİK AVI EFSANESİ
Zamanın birinde Şadi köyünden 3 kişi geyik avına giderler. Ama yörede eskiden beri geyik avı halk tarafından hoş karşılanmazmış. Ava gidenler karda uzun süren yürüyüşten sonra bir yere gelirler. Orada bir ladin ağacının altına kamp kurup yemeklerini yerler ve uykuya dalarlar. Gecenin geç bir vaktinde avcıların diyaloğu şeklinde geçmektedir. Avcılardan birisi bir sesle uyanır. Ses iki tepe arasında iki kişinin (evliya) konuşması şeklindedir:
– Ava geldi ne yapalım?
– Topal tekeyi verin, topal tekeyi verin.
– Kanmazlarsa ne yapalım?
– Akkuşu gönderin, akkuşu gönderin.
Gözüne bir daha uyku girmeyen avcı sabah büyük bir heyecanla bu olayı arkadaslarına anlatır ve bunlar erenlerdir geri dönelim, başımıza bela gelecek der. Fakat arkadaşları alay ederler ve onu korkaklıkla suçlarlar. Bu kişi de çaresiz sesini keser ve arkadaşlarıyla yola devam eder.
Bir süre yol aldıktan sonra bir topal teke çıkar önlerine. Avcılar tekenin kaçamamasından da faydalanarak bir atışta tekeyi vururlar ve orada pişirip yerler. Erenlerin konuşmasını duyan kişi tekrar ısrar ederek geri dönmelerini söyler. Ama pek etkili olamaz. Bunun üzerine arkadaşlarından ayrılıp köye döner ve konuyu köydekilere anlatır.
Diğer iki avcı yollarına devam ederler ve Keltaş yaylasının önündeki pur denen yerden geçerken bir çığ gelip ikisini de götürür. Köylünün tüm aramalarına rağmen bulunamayan avcıların cesetleri, yazın karların erimesiyle birlikte Kuzgun Deresi denen yerde bulunur.
AĞLAYANKAYA (CAPİLDİRİK) EFSANESİ
Torul’un dağ köylerinden birinde oturan bir Rum delikanlısı sahiden bir Türk kızına aşık imiş. Gençler birbirlerini seviyor, ama aileler bir türlü rıza göstermiyormuş. Yıllarca birbirlerine sevdalık çekmişler. Erkeğin adı Dimitri, kızın adı Zeynep’miş. Kız “Ben Dimitri olmadan yaşayamam, ölürüm” diyormuş. Ama babası Müslüman olduğundan ben kızımı Müslüman olmayan birine veremem diyormuş. Dimitri’nin babası da “Ben Müslüman bir ailenin kızını oğluma almam” diyormuş. Aileler bir türlü olumlu yaklaşmıyorlarmış. Kızla oğlan aynı yaylada duruyorlarmış. Birbirlerini görünce ikisi de dünyalarını unutuyor, bambaşka hülyalara dalıp gidiyorlarmış. Dimitri kavalını çalmaya başlayınca dağ taş sessizlige bürünüyor, Dimitri’ nin kavalının sesini dinliyormuş. Dimitri o kadar yanık çalıyormuş ki kavalını, duyan dinleyen tüm yaratıklar hüzne bürünüyor ve ağlıyormuş. Zeynep de dertli kederli türkü söylemeye başlayınca; yaylanın düzlerinde yayılmakta olan tüm koyunlar, keçiler, inek ve danalar yayılmayı bırakıp Dimitri’nin kavalını ve Zeynep’in türkülerini dinlemeye başlıyorlarmış.
O dağlarda yayla yapan herkes bu sevdayı konuşur, bu sevdaya nasıl bir hal çaresi bulunur, diye düşünürlermiş. Bu aşka aileler rıza göstermeyince her iki toplumun ileri gelenleri, araya hatırlı adamlar sokmuşlar ve kızın sözünü almışlar. Artık dünyalar Zeynep’le Dimitrinin olmuş. O günden sonra Dimitri’nin kavalının sesi daha hoş çıkıyormuş. Daha güzelmiş yaylaların çimenleri, çiçekler daha bir başka açıyormuş ve kokuyormuş. Zeynep’le Dimitri ye. Dağlarda yaydıkları koyun ve kuzular daha uysallaşmışlar sanki.
O yıl evlenmeye karar vermişler. Düğün dernek kurulmuş. Kız tarafı sahilden dönmüşler yola. Erkek tarafı da dağdan dönmüş. Orta yerde buluşacaklarmış. Kız tarafı dağ yolunda, akşam olunca Capildirik denilen yerde düğün etmişler ve hayvanlardan yükleri indirip orada konaklamışlar.
Ateşler yakılmış yemekler ısıtılıp yenmiş. Kemençeler, kavallar ezgileriyle gece yarılarına kadar inletmişler o dağları. Ve yatıp dinlenmeye çekilmişler. Yorgun argın herkes uyumuş.
Sevdiğine kavuşacak olmanın heyecanı ile Zeynep’ in gözüne uyku girmemiş. Kız yattığı çulun üzerinde dönüp dururken birden gördükleri ile ürpermiş. Bir de ne görsün; bütün agaçlar kıbleye dönmüş secde ediyor. Saşkınlıkla bir zaman bakakalmış. Sonra kendini toplayıp, bu olayı sabah anlatırsam bana inanmazlar rüya görmüşsün derler, diye yattığı yerden kalkmış. Başındaki yaşmağı dal budağı olmayan uzun bir ağacın ucuna bağlamış. Gelip yerine yatmiş. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte insanlar kalkmaya başlamışlar. Abdest alıp namaz kılmışlar ve kahvaltıya oturmuşlar.
Zeynep annesine gece gördüklerini anlatmış. “Ama olmaz öyle şey. Sen hayal görmüşsündür” demişler. Zeynep başından çıkarıp bağladığı yaşmağını onlara gösterince inanmışlar. Ve hocaya gidip bu olayı yorumlamasını söylemişler.
Hoca bunun çok kötü oldugunu, bu gençlerin birleşmeden başlarına bir şey geleceğini söylemiş. Hayvanları yükleyip tam yola koyulacakları anda Zeynep sancılanır. Kıvranmaya başlar. Ne yapsalar fayda etmez ve herkesin şaşkın bakışları altında Zeynep orada ölür. Herkes şaşkındır. Kızın aile efradı feryad figan edip ağlamaya başlarlar. Bu arada, geceyi Ağaçbaşı yaylasında geçiren Dimitri ve ailesi de Capildirik’e gelirler. Olayı duyunca hep üzülürler. Zeynep’in evleneceği Dimitri gelir ve Zeynep’in naaşına sarılıp öyle bir feryad eder, öyle bir ah çeker ki dağ taş inler. Ve Dimitri de orada yığılır kalır. Biraz çabaladıktan sonra o da hakkın rahmetine erer.
Zeynep ve Dimitri nin ailelerinde ağıtlar, feryatlar dağlara çıkar. Zeynep ve Dimitri’yi alıp Tepealan yaylasına çıkarıp defnederler. Zeynep ve Dimitri’nin sevdasına, bu sevdanın kut-sallığına ve Dimitri’nin ahu figarına dağlar taşlar ve kayalar da dayanamaz. Hep birden gözyaşı dökmeye baslarlar.
Derler ki; Capildirik kayası o gün bu gündür bu aşka, bu acıya gözyaşı döker.
TEKKEKÖY VE ŞEYHLERİ EFSANESİ
Murat Şeyh, Menteşe Şeyh ve Hasan Şeyh üç ermiş kardeşlermiş. Murat Şeyh’in 9 çocuğu varmış. Bunlardan en küçüğü Kasım Şeyh imiş. Murat Şeyh, hanımı ile şimdiki Tekkeköy’den yaylaya göç ederken hastalıktan ölümünü bekledikleri çocuklarından en küçüğünü bir ağaç kovuğunda bırakmışlar. Yaylada kalan büyük çocuklarının hepsini de davun hastalığından kaybetmişler. Güzün köylerine döndüklerinde Murat Seyh’in hanımı geride bıraktığı küçük çocugunun öldüğünü düşünerek hiç olmazsa cesedini ve kalan kemiklerini gömerim hesabıyla kovuğa bakmak için ağaca yaklaşmış. Ağaç kovuğunda bulunan bir elik keçi, kadını görünce kaçarak oradan uzaklaşmış. Kadın ağaç kovuğuna baktığında hiç beklemediği bir manzara ile karşılasmış. Ölür diye bıraktığı küçük çocuğu burada yaşıyormuş. Çocuk, kaçan bu elik keçi tarafından beslenmiş, büyütülmüş. Kadın , beklemediği bu duruma çok sevinmiş ve çocuğu alıp evine dönmüş.
Baba Murat Şeyh bu durum karşısınnda şükrünü eda etmek için köyde bir aşevi kurmuş ve gelen geçenlere yemek vermeye, onları misafir etmeye başlamış. Sonra çocuk büyümüş, Kasım Dede işte bu çocukmuş.
Kasım Dede, askerde iken su üstüne seccade serip namaz kılarmış. Onu gören askerlerden birinin haber vermesi ile bu ilginç keramete şahit olan komutanı onu ödüllendirmek istemiş ve kendisinden ne dilediğini sormuş. Kasım Dede de ona “Derin dereyi bana verin yeter” demiş. Komutan onun bu isteğini yerine getirmiş, bir derin dere olan Gelevera’ nın Boynuyoğun kısmını ona vakfetmiş.
Kasım Dede yaban elik keçilerini sağdırır, sonra da bunu aşevinde misafirlerine ikram edermiş. Olayı çok merak eden gelinine, bu durumu takip ve ifşa etmemesini tembih etmiş ancak merak duygularna yenilen gelin keçilerin nasıl sağıldığını izlemeye başlayınca işin sırrı gitmiş ve dağa kaçan keçilerin sütünü bir daha sağmak mümkün olmamış. Bu olaydan sonra 7 yıl çevredeki dağlarda, daha önce keçilerin boynuna takılmış olan çan ve kelek sesleri duyulurmuş.
Kasım Dede, Gelevera Yaylası’nda iken vefat etmiş.
Yaylayı ikiye bölen derenin doğu yakasında bir çayıra mezarı kazılıp defin işlemi tamamlanınca, definden sonra mezara telkin veren imam efendinin elindeki kuru söğüt dalı yeşil yaprak açmış. Bunun Şeyh efendinin kerameti olduğu düşüncesiyle söğüt dalı mezar üzerinde bırakılmış. İşte şimdiki büyük söğüt ağacı, telkin için kullanılan bu dal imiş.
Murat Şeyh’in kardeşi olan Hasan Şeyh ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Vefat edince cesedinin çürümeyeceğine dair bir keramet göstermek için Hasanşıh köyünün kuzeybatı yamacında mahallenin üst kısmına, sağ kolu dışarıda kalacak şekilde vasiyetine uygun olarak defnedilmiş; ancak gece mezarın yakınında bulunan ormandan inen bir yaban ayısı, Şeyh Efendi’nin kolunu koparmış, parçalamış. Bunun üzerine Şeyh efendi, “Allah körünüzü, topalınızı eksik etmesin” diye beddua etmiş. O zamandan beri bu mahallede kör-topal, engelli çocuk hiç eksik olmamış.
