Espiye

KURUÇAY EFSANESİ

Yeniköy Köyünün batısında bulunan 1.300 rakımlı Ulucak Dağı’nda biriken sular bir kaç kilometre yüzeyden aktıktan sonra aniden batar. Yer altına iner ve bugün Yedi Değirmenler Tabiat Parkının oldugu bölgedeki “Patlaksu” denilen vadinin güney yamaçlarından yeniden doğup da çıkar. Burada yaşayan insanlar rençberlikle geçinirlermiş. Yörede en çok mısır ekilirmiş ama isteyen de ihtiyaç duyduğu başka ürünleri yetiştirirmiş. Bu işlerde, insanlar birbirlerine sırayla ama ücretsiz toplanıp “imece” usulü yardım ederlermiş.

Mart ayı sonrası kara kış etraftan çekilmeye başlayınca imeceler çalışmaya başlar, dağlardan aylardır yağan karların erimesiyle dereler coşar, hayat tekrar canlanırmış. Bir koşturmadır başlarmış kısacası.

Günlerden bir gün bu köyden genç bir anne, bebeğini beşiğine beleyip beşiği de sırtına almış. Elinde çapası, imeceye gitmek için bugünkü Yeni Köyün (eski ismi Kandeher) kuzeyinde bulunan şimdilerde “Kuruçay” denilen ama öncelerde gürül gürül akan dereden geçmek istemiş. Çayın suları, karlarında yeni erimesinden dolayı hayli yüksekmiş.

Genç anne, karşı taraftaki komşularına yardım için söz vermiş. Her zaman bu dereden geçtiği için o gün derenin coşkun akışına aldırış etmemiş. Vurmuş kendisini suya. Ama talihsiz bir anda da dengesini yitirip suya kapılmış. Uzun bir uğraşının sonunda karşıdaki komşuların da koşup yardım etmesiyle genç kadın boğulmaktan kurtulmuş. Fakat bebek beşiğiyle azgın sularda kaybolmuş, akıp gitmiş.

Feryat figan içinde çocuğu aramalar başlar bu sefer. Bulunamaz. Bulunan ise, derenin epey aşağılarında bir ağaç dalına takılı bulunan boş bir beşiktir.

Genç anne ortalığı yıkar. Feryatlar eder, gözlerinden kanlı yaşlar akıtır. Her gün derenin kenarına gelir ve ondan evladını kendisine geri vermesi için yalvarır. Bu hale dayanamadığı bir gün de bir göğsünü çıkarır ve kesip dereye atar.

«Ey dere! Sen beni kuruttun, Allah’ta seni kupkuru bir çay eylesin!” diye beddualarda bulunur.

Günlerden bir gün, derenin sularının çekildiğini, çayın kuruduğunu görür ahali. Genç annenin duası kabul olmuş, hak tecelli etmiştir şimdi.

Halk derenin kurumasını merak eder. Bu meraklı bekleyiş aylarca sürer. Herkes meraktadır. Derenin suları acaba nereye gitmiştir? Bir sonraki yıl bahar yeniden gelmiş, ağaçlar yeşermiştir. Köyün güneyinden akan Karadoğa Deresinin çağıltıları Kuşkayalar’da yankılanmaktadır şimdi.

Bir gece, gecenin ilerleyen saatlerinde herkes uykudayken çok büyük ve güçlü bir patlama olur. Ardından yer şiddetle sarsılır, herkes yatağından fırlar. Ama gecenin karanlığından hiçbir şey görmez, hiçbir şey bilemezler. Gerçek, sabah olup gün ışıdığında aydınlığa kavuşur. Derenin yatağını değiştiren suyu, Yeniköy’ün güneyinde ve bugün “Patlaksu” denilen mevkiden yeşil ormanlar arasından, karşı köyün eteklerindeki Ceneviz’lerden kalma kaleye fışkırmaktadır. Geceden beri fışkıran su orada bulunan kayalar delik deşik etmiştir. Bu su delikleri hala görülmektedir.

ASKER TAŞI EFSANESİ

Çok eskiden, köylerden birinden askere giden biri, askerde harp çıktığı zaman kaçmış, Çepni Köyü’ne gelmiş. Köyün ıssız yerlerinde gecelermiş.

Asker, bir gece yine hiç kimsenin olmadığı yerde gecelemiş. Ormanın içinde bir kayanın üstünde kalmış. Bir daha da uyanamamış. Harpten kaçılır mı? Allah onu taş etmiş orada.

Şimdi karşısına geçip, baktığın vakit asker kafası gibi taş görünür. Taşın asker kafasına benzemesinin sebebinin bu olay olduğuna inanılır.

GELİN KAYASI EFSANESİ

Espiye ilçesinin Çepni köyünde geline benzetilen bir taş vardır. Çepni köyünde eskiden bir gelin ile kaynanası beraberce yaşarlarmış. Gelin kaynanası ile geçinemez, her bulduğu fırsatta ona hakaretler eder, devamlı kaynanasına kötü cevap verir, bağırırmış.

Gelininin bu davranışları canına tak eden kaynana bir yere giden gelininin peşinden bir gün bıkmış da demiş ki: “Allah seni gelin kere taş etsin!” Gelin gittiği yerden gelememiş, taş olmuş. Çepni Köyü’ndeki “Gelin Kaya” adı da buradan gelir.

AKILBABA (HALBABA) EFSANESİ

Rivayete göre Horasan Erenlerinden, Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin ve onun talebesi makamı Güvendi yaylasında bulunan Güvenç Abdal Hazretlerinin de müridi olan Akıl Baba bu civara yerleşen Türkmen/Çepni Bektaşi dervişlerdenmiş ve hastalara şifa, dertlilere deva sunar, onların dertlerini keramet ”Zuhur” ettirerek ”Hal” edermiş.

Halbaba, yöre insanına göre hastalara şifa, dertlilere deva sunan veli bir kişidir… Halbaba, halk arasında hem dış görünümü hem de mana evrenindeki konumuyla önemli bir yer edinmiş.

Halbaba dağının zirvesinde irili ufaklı binlerce taş yığını bulunmaktadır. Halbaba’da sözü edilen bu taşlardan oluşturulmuş farklı şekiller bulunmaktadır. Bunlar içerisinde dikkati çeken iki tane taş halka/çember bulunmaktadır. Halk arasında bu halkalardan birinin ocak olduğu söylenir. Bu ocakta çocuksuz kadınların çocuk diledikleri ve çocukları olduğu gibi birçok dileğin de yerine geldiği söylenmektedir.

Halbaba eteklerinden çıkan ve civar yaylaların su ihtiyacını karşılayan dereler, yöre insanı için çok önemlidir. Civar yaylalar sulayan pek çok su kaynağı Halbaba’dan doğmaktadır. Rivayete göre bilinmeyen bir zamanda Halbaba civarında düşman askerleriyle Türk askerleri çarpışmışlar. Bu çarpışma esnasında Türk askerlerinin birçoğu şehit düsmüş ve buraya defnedilmiş. Askerlerin vatan uğruna döktükleri gözyaşları ve kutsal kanları su pınarlarına dönüşmüş.

Bugün halk arasında civar yaylaları sulayan bu engin suların kaynağının bu şekilde oluştuğu söylenmektedir.