Giresun Merkez

GELİNKAYA EFSANESİ

    Görücü usulü ile evlendirilmek istenen çok güzel kalpli bir genç kızın gönlü bu izdivaçta değil ama başka bir delikanlıdadır. Ailesine karşı olan saygı, hürmet duyguları yüzünden ve büyüklerin sözlerinin üzerine laf söyleyememekten suskun kalır. Meramını, derdini, sevdasını kimselere söyleyemez. Günler, geceler boyu çok üzülür fakat bu derdine de hiçbir çare bulamaz. En sonunda da hiç istemeden ama zoraki, yavuklusunun sevdasını kalbine gömüp, beyaz gelinlikler içinde ve üzgün gelin alayıyla at üzerinde düğün için yola çıkar.

    İçinde olduğu ruh hali ve atının istemeden attığı her adım artık ona daha çok batar ve daha bir ağır gelir. Mesudiye Köyü yakınlarından geçilirken atını yoldan aşağıya, uçuruma doğru sürer. Dilinden, ona bu kaderi uygun gören Yaratıcıya sitemle ve ağlayan gözlerle en son şu sözler dökülür: “Allah’ım beni sevdiğimden başkasının eline düşürme! Taş et, dondur!” der.

    Güzel yürekli gelinin işte bu duası, işte o anda kabul olur.

    İşte o gün bu gündür, bu yoldan geçip de yol kenarındaki bu olağanüstü yapıda üst üstte ve sanki bir mucize gibi yapışık ama özgür bir uçurumun başından engin ufukları izleyen iki kayanın alttakinin bir at, üzerindeki kayanın da bu istemediği bir düğüne giden o talihsiz gelin olduğuna inanılır.

    HAMZA TAŞI EFSANESİ

    Zamanın birinde, çok uzun yıllar evli olup da çocuğu olmayan bir aile yaşarmış. Bu karı koca bir Mayıs Yedisinde (20 Mayıs günü) beraberce Aksu Deresine giderler. Derenin denizle buluştuğu yerde sırtlarını denize dönüp, yedi çift, bir tek taşı denize atarlar. Sacayaktan üçer kez geçer, dualarla bir evlat dilerler. Sonra da bir kayıkla adanın etrafını yedi kez dönerler. Ardından, adanın doğu sahillerinde bulunan ve geçmiş zamanlardan beri kutsal sayılan çok büyükçe ve yuvarlak bir taşa ellerini, yüzlerini sürerler. Olmayan çocuklar hakkındaki dileklerini ve yıllann üzüntüsünü ona anlatırlar adeta. Yapılan bunca şeyden sonra da eve dönerler.

    Evlerine dönüşte Allah’a yalvarır, bir de kurban keserler. En sonunda dualar kabul olur. Doğan erkek çocuğuna “Hamza” ismini verirler. Kerametin adadaki taşta olduguna inanan halkta yeni doğan çocuğun adından dolayı bu taşı “Hamza Taşı” ismini verirler.

    HZ. YUSUF’UN HEYKELİ EFSANESİ

    Israiloğulları, Hz. Yusuf’ un altından bir heykelini yaparlar. Mısır’ dan göç edip Filistin’e vardıklarında ise mucizeleriyle ünlü Hz. Musa’dan, heykeli Mısır’dan geri getirmesini isterler.

    Hz. Musa bir mucizeyle heykeli Filistin’e getirirse de, heykeli Fenikeliler alıp Kıbrıs adasına götürürler. Yunanlılar ise heykeli Kıbrıs adasından alarak tanrılarn evi Olympos Dağı’na yerleştirirler. Fakat Pers imparatorluğu Dareios (Dara) tüm Anadolu ve Yunanistan’a hâkim olunca, heykeli Olympos’tan alıp tekrar Mısır’a geri verir. Fenikeliler ise heykeli tekrar ele geçirip, bu kez Aretias Adası’na yerleştirirler.

    Altın olan bu heykeli almak isteyen Yunanlılar adaya kırktan fazla sefer düzenledikleri rivayet edilir.

    SEYİT VAKKAS EFSANESİ

    Anadolu’nun Türkleştirilmesi çabaları içerisinde, Giresun bölgesinde adı bir”efsane” gibi anılan şahsiyeterden biri olan Seyyid Vakkas, Hz.Peygamber ile kan bağı bulunan bir savaşçıdır. İslam dinini yaymak ve cihat etmek icin Karadeniz Bölgesi’ni tercih etmiş, Pontus Devletine son vermek, Karadeniz Bölgesi’nde İslam dinini yaymak isteyen Sultan Fatih’in ordusuna katılmış ve Uç Bey’i olmuştur. Şehit düştüğü gün, Giresun Kalesi’nin denizle buluştuğu Metamorphisis Kilisesine gitmiş gizlice bilgi toplamaya çalışmış. Bu durum süregelirken Hristiyanlar tarafindan fark edilmiş ve yakalanmak istenmiş. Seyyid Vakkas savaşmayı tercih etmiş ve bir kılıç darbesiyle kellesini kaybetmiş. Kaybetmesine kaybetmiş fakat kopan kellesini kolunun altına alarak uzun süre savaşmış; birçok da düşman öldürmüş. Savaşmaya devam ederek, Giresun’ da şu an Kazancılar yokuşu denilen sarp yamaçtan Giresun kalesinin eteklerine kadar gelmiş.

    Seyyid Vakkas, kesik başıyla bir süre mücadele etmiş, orada mücadele ettiği son düşman askerine varıncaya kadar öldürmüş, türbesinin olduğu yere gelince, gördüklerine şaşıran bir Rum kadının bağırması üzerine de düşüp ölmüştür.

    KRAL KIZI İLE ÇOBANIN AŞKI EFSANESİ

    Söylenceye göre kralın çok güzel kızı gün gelip evlenme çağına erişince, onunla evlenmek isteyen onlarca soylu ve zengin sıraya girerler. Fakat prenses taliplilerin hiçbirini kabul etmez. Bu durumdan süphelenen kral Mithridates, yaptırdığı soruşturma sonucunda kızının Giresun kalesi eteklerinde koyun otlatan bir çobanı sevdiğini öğrenince, bu duruma çok kızar ve kızını Aretias adasındaki manastıra kapatır.

    Öfkesini alamayan kral daha sonra da çobanı yakalatıp manastırın önündeki kiraz ağacına astırır.

    Bunu gören genç kız acısına daha fazla dayanamayıp ertesi gün kendisini kapatıldığı manastırın kulesine asarak intihar eder.

    • ÇALDAĞ EFSANESİ (DENİZ GELİYOR)

    Çaldağ Giresun merkezin ulu bir dağıdır. Hemen aşağısında da birçok köy sıralanır. Melikli de bunlardan biridir. Köyün deniz görmesine ama denizden de hayli yüksek olmasına rağmen Meliklililer bir sabah çok yoğun bir sis denizi içinde uyanırlar. Sis, o zamana kadar hiç olmadığı kadar yoğun ve olağanüstü bir görünüm ile köyün başına çöker.

    Herkes biraz şaşkındır ve biraz da korkmuştur bu durumdan. İçlerinden bir sivri akıllı kendi ruh dünyasında olan olayı yorumlar ve bunu dile getirir:

    – Ula Meliklililer! Ne duruyorsunuz? Görmüyor musunuz deniz bizim köye kadar geldi. Haydi ormanda bir gemi yapalım da, bu gemiye binip Giresun’a inelim.

    Olmaz olan şeyler bazen olur ya?…

    Köylü biraz şaşkın, biraz çaresiz, sözü de az çok geçen bu adamın sözlerinden etkilenip ona kıymet verir. Hep birlikte dalarlar, ormana giderler. Ağaçlar kesilir, kütükler devrilir. Saatler sonra hummalı bir çalışmadan sonra da iyi kötü kayığa benzer ama ondan birazca büyük bir gemi suya indirilmeye hazır edilir. Bulunduklan yer bir uçurumun hemen başıdır.

    Yaptıkları gemiye hep birden doluşurlar. O uçurumun başından da, sanki gerçek bir denizi ve muazzam bir su kütlesini andıran sis bulutuna, gemilerini salarlar.

    O gün 98 Meliklili paramparça olan bu gemide uçurumdan aşağı uçmak suretiyle telef olur. Fakat gemiye binenlerin ve bu bilinmez yolculuğa çıkanlarn gerçek sayısı ise 99 dur.

    Sağ kalıp da, bu kazadan sonra bacağının üzerine tam basamayıp topallayarak olay yerinden aşağıya doğru uzaklaşmaya çalışan yaşlı Meliklili günün yorumunu sanki oracıkta çok büyük bir felaket olmamış, sanki başlarına o gün hiçbir kötü şey gelmemiş gibi duran bir saflıkla usulcacık yapar.

    – Ula… Besbellim Allah korudu! Yoksa, az galsın bi sekametlik çıkacaktı.

    Yaşanan bu olaylara katılmayıp, olanları sisler arasından ama uzaktaki tepeden izleyen ve geminin düşüp parçalandığını değil de sisler arasında yol aldığını sanan köylülerse bu duruma yorum yaparlar:

    – Ulaaaaaaa! Söylenenler doğruymuş! Aha da bu Meliklililer essattan da gemi yüzdüriyular..

    Demişler.

    AKSU EFSANESİ

    Giresun’da kaynağını Karagöllerden alan bir ırmak vardır. Bu ırmağa suyunun berraklığı nedeniyle Aksu ismi verildiği rivayet edilmektedir.

    Aksu her derde deva sudur. Seher vaktinde bu dereye çok güzel, çok sıhhatlı peri kızlar girer yıkanırlarmış. Yıkanırlarken bu dereye güzelliklerinden güzellik, sıhhatlarından sıhhat dökerlermiş.

    Aksu’nun şifalı suyundan faydalanmak isteyenler her yıl 7 mayısta (20 Mayıs) derenin denizle buluştuğu yere gelerek bir ritüel eşliğinde yıkanırlarmış.

    Renksiz yetişkin kızlar da bu sudan bağırlarına dökmek veyahut pek erken bu derede yıkan-makla renklenir, gürbüzleşirlermiş. İyi büyüyemeyen ileze çocuklar da bu suda yıkanınca birden gelişir, serpilirlermiş.

    Aksu’dan Mayıs 7’sinde ırmağın derin olmayan kumlu bir yerine girilir. Yıkanacak kişilerin başına keşkül ile beraber yedi çift bir tek yani 15 defa su dökülerek ırmağın akışına bırakılırmış. Arkasından da ırmağa yedi çift bir tekt aş atılırmış. Bundan sonra Giresun Adası’nın etrafı üç defa dolanlarak ritüel tamamlanırmış.

    Artık bu ritüeli yerine getirenler arzularının az zaman içinde yerine geleceğine inanarak evlerine dönerlermiş.

    ARGONOTLAR VE SAVAŞ TANRISI ARES’İN KUŞLARI EFSANESİ

    Savaş Tanrısı Ares’in evcil hayvanları olarak anlatılan Stymhalian Kuşları, insan yiyen efsanevi mitolojik canavarlardı. Pirinçten yapılmış pençeleri, keskin metalden yapılma tüyleri olan bu hayvanlar, insanlara bu silahları ile saldırıp onları avlıyorlar ya da o çevredeki tarlalara veya meyve bahçelerine zarar verdikleri için Herakles tarafından Stymphalia Gölü’nden kovulunca Giresun adasına yerleşmişlerdi.

    Argonotlar, Altınpostun peşine düştüklerinde Giresun Adasında Savaş Tanrısı Ares’in bu kuşlarına rast gelirler. Adaya yaklaştıklarında kuşlardan birinin süzülerek havadan geçtiğini görürler. Vahşi kuş üzerlerinden geçerken tekneye doğru sivri uçlı bir tüyünü fırlatır. Tüy Oileus’un omzuna saplanır. Kanatlı oku gören Argonotlar çok şaşırır. Birinci kuşun ardından ikinci kuşun da yaklaştığı görülür. Ancak bu kuş Klytos tarafından ok ile vurulur. Adaya  çıkmaya karar veren Argonotlar, Ares’in bu yırtıcı kuşlarından korunmak için aralarında bir plan yaparlar.

    İçlerinden Aleos’un oğlu Amphidamas şöyle dedi:

    “Ares’in adası çok yakınımızda, kuşları gördükten sonra bunu siz de biliyorsunuz artık. Adada karaya çıkabilmemiz için ok atmamız yetmeyecek sanırım, bize yardımcı olacak başka bir yol düşünmeliyiz. Oraya varmaya niyetliysek Phineus’un söylediklerini aklımızdan çıkarmamalıyız.  Çünkü kendi gözlerimle gördüğüm gibi Herakles bile Arkadia’ya geldiğinde, Stymphalia Gölünde yüzen kuşları oklarıyla kovamamıştı. Tam tersine yüksek bir yere çıktı ve tunç bir çıngırakla büyük gürültü çıkardı. Kuşlar korkunç gürültüden korktular ve vahşi çığlıklar atarak uzaklara kaçıştılar. Biz de zaman yitirmeden öyle bir düzen bulmalıyız.

    İzninizle az önce düşündüğüm şeyleri anlatayım. Hepiniz dik sorguçlu tolgalarınızı giyin, sonra da yarınız kürek çekerken, diğer yarınız parlak kalkan ve kargılarınızla güvertenin üstünü kapatın. Ardından hep birlikte bütün gücünüzle çığlık atın.

    Kuşlar alışkın olmadıkları seslerden, parlayan sorguçlardan ve sallanan uzun kargılardan korkacaklar. Adaya yanaştığımız zaman da kalkanlarınızı birbirine vurarak gürültü çıkarın.” Plan herkes tarafından beğenilince, başlarına kırmızı sorguçları sallanan, ışıl ışıl parlayan tunç tolgalarını geçirdiler. Dönüşümlü olarak tayfaların yarısı kürek çekerken, diğer yarısı da kalkan ve kargılarıyla güvertenin üstünü kapadı.

    Bir evi yağmurdan korumak ve çatısını süslemek için kiremit döşediğimizde kiremitler birbirinin içine girerek nasıl sımsıkı bir araya gelirse, kalkanlarını birbirine bitiştirerek teknenin üzerine çatı döşermiş gibi öyle dizdiler. Ve iki ordu savaş meydanında birbirlerinin üzerine ilerlediğinde nasıl bir uğultu çıkarsa, tekneden de öyle bir uğultu yükseldi. O ana kadar fazla kuş görmemişlerdi, ama adaya yaklaşıp kalkanlarını birbirine vurmaya başladıklarında binlerce kuş havalanıp korku içinde sağa sola uçuşmaya başladı.

    Teknedekiler de denizi aşarak karşı sahilin dağlarına doğru uçan kuşların bir sağanak gibi attıkları tüylerden rahatsız olmuyorlar. Argonotlar kuşları adadan kaçırdıktan sonra karaya çıkarlar. Bir gün önce çıkan fırtına nedeniyle adaya sığınan iki kazazede ile karşılaşırlar. Onlara gıda ve yiyecek ikram ederler. O geceyi hep beraber Ares adasında geçirirler.

    Ardından hep birlikte koyunlar kurban etmek üzere Ares’in tapınağına giderler. İçinde eskiden Amazonların tapındığı kutsal bir kara kaya bulunan üstü açık tapınağın dışındaki taş sunağın etrafına dizildiler. Karşı sahilden gelen kadın savaşçılar kutsal ateşte koyun ya da boğa etleri yakmaz, bu iş için yetiştirdikleri atları kurban ederlerdi.

    Argonotlar sunular sunup hazırladıkları yemekleri yedikten sonra konuşmalar yapıp uyudular. Şafakla uyandıklarında hafif bir rüzgâr esiyordu. Açtıkları yelkenler rüzgârın nefesiyle şişti ve hızla Ares’in adasından uzaklaştılar.