ŞEYH İDRİS VE KIZILGEYİK EFSANESİ
Söylence göre Şeyh İdris, “Karadeniz; yeni sılamız orası, öyle buyruk geldi sultandan. İslam’ı yaymak gayemiz gayrı, sultan buyruğuna karşı boynumuz kıldan ince. Yolumuz Karadeniz’in kıyılarına bundan gayri, menzil orası” diyerek yola çıkar.
Şeyh İdris şu şekilde anlatır:
Sultan Murat talimatıyla Bursa’dan çıkalı yine aylar geçti. Şeyhli köyünde karar kıldık kalmaya, meskun değil şimdilik buralar, imar eylemek, gelene geçene yurt yuva sunmak, islamı sevdirmek boynumuzun borcu ola.
Gelin kayası derler bir mevkide durdum dilimde dualarla. Ben Şeyh İdris, yanımda sorumluluklarını alıp Buhara’dan beri getirdiğim ailem ve kırk mollam durduk. İki ok istedim yanımdakilerden, şaşırdılar. Mesken tutulmamış bakir dağlara döndüm yüzümü.
Gelincik kayasi derler bir mevki burası, hazin de bir hikayesi varmış;
Güzelliği dillere destan genç bir kız vardır ve isteyeni de çoktur. Ne var ki, hiç gönlünün olmadığı birine verilen genç kız, evinden ayrılırken ne kadar eşya varsa hepsini alır götürür. Kızınn giderken sacayağını da aldığın fark eden anası bu duruma çok kızar ve “Taş olasın, Allah seni taş yapsın, taş olasın!” diye kızına beddua eder. Bunun üzerine at üstünde giden kız, yolda taş kesilir. İşte bu kayanın tam üstünde durup iki oktan birini doğu cenahına fırlattım. Yüzüme şaşkın şakın bakan Molla Hasan’a dönüp; “İşte, okun düştüğü yer bizim meskenimizdir, varalım orayı yurt tutalım” dedim.
Molla Musa’nın elindeki diğer oku alıp batı tarafına attım; “İşte Molla Hasan orası da dergahımız olacaktır.”
Herkesin yüzü aydınlandı. Yerimiz yurdumuz belliydi gayrı. Sultan Murat Hüdavendigar’in buyruğunu baş koyma vaktiydi.
İlk okun düstüğü yere evlerimizi yapmaya başladık. Kış bastırmadan başımızı sokacak bir mekân elzemdi. Nihayetinde küçük bir köy kadar olduk.
Başımızı sokacak ocaklar kurduktan sonra sıra ikinci okun düştüğü yerde inşa edeceğimiz tekkemize geldi. Günlerdir ormandan yine imece usulü kestiğimiz odunları ikinci okun düştüğü yere yığmaya başladık.
Müritler telaşla geldiler yanıma. Hepsi ürkmüştü, dillerinden sözleri almak mümkün olmuyordu. Her biri, diğerinden bekliyordu açıklamayı. Gördükleri her ne ise, anlatmaktan imtina eder haldeydiler. Nihayet birisi öne çıkıp; “Şeyh İdris’im, istifledigimiz ağaçlar yerinde yoktur.”
Aradan fazla zaman geçmedi ki Selman Molla gözleri fal taşı gibi açılmış düştü ocağımıza. Elleriyle garip işaretler yapıyor, dili dönmüyordu kelimelere. Ardına takılıp, göstermek istediğini görmek maksadıyla koştuk peşinden. Kütüklerin, tekkemizi kurmaya niyetlendiğimiz ikinci okun düştügü yerin çok yakınlarına istiflendiğini şaşkınlıkla gördük. Ağaçlarımız, buradaydı, birileri buraya taşımıştı ve kim oldukları konusunda bir ize rastlamadık. Ağaçların istiflendiği yer tüm vadiye hâkim bir noktadaydı ve tekkemizin inşasına son derece uygundu. Ağaçlara dokunmayıp, orada bırakıp döndük.
Ertesi gün yeni bir hevesle koyulduk işe. Karadeniz değil yeşil deniz, ağaç denizi. Yeni ağaçlar kesip, ikinci okun düştüğü yere istiflemeye devam ettik. Müritlerim ve ben canla başla çalışıyoruz. Tekkemizi bitirme vakti yaklaştıkça azmimiz artıyor, bileklerimize güç geliyor, yüreğimizdeki iman kuvvete dönüyor yorulmadan, usanmadan şevkle çalışıyoruz.
Ertesi sabah Molla Selman aynı ifade ile tekrar dikildi karşıma. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anladım.
Bütün bir gün canla basla ikinci okun düstüğü yere istiflediğimiz odunlar gece yine yok olmuştu. Mollam diğer odunların olduğu yere gitmiş, hepsini yine orada bulmuştu. Bu garip hadiseye ne diyecegimi bilemedim. Kim ne demeye bu odunları yukarıya taşıyordu bütün bir gece? Niyetini anlamak mümkün degildi. Hepimizi bir düşüncedir aldı.
Her sabah gelinimin tatlı sesiyle başlarız güne. Aysima…
Beni görünce güzel kahverengi gözlerinden inci inci yaşlar dökülmeye başladı. Sesi çıkmadan ağlıyordu. Elimi omzuna koydum. Tam bu saatte burada ne işi olduğunu soracaktım ki yukarılardan ormanın içinden bir grup yabani kızıl geyiğin geldiğini gördüm.
Yabani kızıl geyikler geldiler, her biri istiflediğimiz ağaçlardan birini heybetli boynuzlarıyla kaldırıp yukarıdaki diğer ağaçların yanına taşımaya başladılar. Ağacı her yüklenen kızıl geyik bir intizam içinde ağacı taşıyordu. Bizim yukarılara taşınan ağaçların sırrı buydu. Yabani kızıl geyikler idi bunu yapan. Gözlerimi bu muhteşem olayı izlemekten alıkoyamıyordum, Aysima ağlıyordu. Aysima tek bir söz etmiyordu, lal olmuştu. Elim omzunda, fısıldayarak:
– Biz bir şey görmedik Ay kızım, dedim. Bunlara şahit olmadık hiç. Gördüklerimizi görmedik bunu böyle bilesin Aysima’m. Burda olan burada kalacak, dile gelmeyecek, kelimelere dökülmeyecek, dedim. Başını salladı. Onu omzundan tutup evimize götürdüm.
Yarınki gün, tüm ahali olana bitene bir anlam veremedi. Çünkü her yer yabani geyiklerin kırılan boynuzlarıyla dolu. Bu beldenin en güzel hayvanları yabani geyiklere ne olduğunu kimseler bilmiyor. Her birinin heybetli boynuzları adım attığımız her yerde. Mollalar, bir müsibete uğradığımıza inandıklarndan korku içindeler. Bir değil iki degil on değil ihtar oldugunu düsünüyorlar. Tekkemiz nihayet ve henüz bitti.
Yunus’un ilahileriyle açtık, tüm insanlığa kapılarını. Mevlana’nın hikmetleriyle bağladık sohbetlere. Sultan Hüdavendigar’in buyruğunu yerine getirmekten duyduğumuz huzur aydınlattı içimizi. Dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildi, her gün açık kapımıza koşanların sayısı arttıkça sevincimiz ziyadesiyle idi. Bu sevincimizi, yabani geyiklerin bu aklımızın almadığı hali gölgeledi. Mollalar bilmiyor, kimseler bilmiyor, müritler anlamıyor, bir ben biliyorum, bir ben anlıyorum bir de Aysima.
Aysima verdiği söze sadık kalamadı. Mucizeyi ifşa etti. Tılsım bozuldu. Kızıl geyikler o günden sonra uzaklara, çok uzaklara gittiler. Ama onların bize yaptıklarının simna da inanmak lazımdır. Çünkü “Allah isterse, tüm olmazlar olur. Bizden uzaklara gidişleri ise; onların da tıpkı bizler gibi hicretiydi belki de?
ÇOBAN TOTAK EFSANESİ
Bugünkü Piraziz ilçesinde türbesi bulunan Seyh İdris’in Karagöl dağı çevresindeki yaylalardaki koyun sürüsü, “Çoban Totak” adında ermiş biri tarafından otlatılmaktaymış. Seyh İdris’inde yaylada bulunduğu bir sırada, beklenmedik bir zamanda Çoban Totak ölmüş. Ölüm olayı ikindi vaktinde gerçekleştiğinden cenazenin kaldırılması için yeterli vakit de yokmuş. Ayrıca olayın yaşandığı yayla ile Şeyh İdris’in yaşadığı Piraziz arasında yürüme ile bir günlük mesafe varmış.
Bu durum karşısında Şeyh İdris abdestini almış ve ikindi namazına başlamadan önce kuzeye yönelerek Mollası Aziz’e seslenmiş: “Totak öldü kefenlik bez getir, kazma kürek tez getir, koyuna da tuz getir!” demiş. Şeyh İdris daha namazını bitirmeden Molla Aziz yanına gelmiş. Bu durum karşısında şaşıran Şeyh İdris, mollasının eriştiği manevi dereceyi takdir anlamında ona “Pir kişi olasın, adın da bu yerlerde bâki kalsın.” diye duada bulunmuş.
Bundan sonra bölgeye Pir Aziz’in adı verilmiş.
