Sormuştuk ya hani sizlere: Devam edelim mi? diye. Önceki yazımızda.
Sizler de edelim demiştiniz. Haydi, o zaman başlayalım.
Akşam kısa bir şehir turu attınız. Yerelde ne var diye. Tatlılar ve dondurmalar takıldı gözünüze. Fındık ezmeli, izabella üzümlü, çileklikli (likapalı) dondurmasına, kadayıfına bayıldınız. Saat geç oldu biraz. Yorgunluk da vurdu artık. Dinlenmek için otele geçtiniz.
Sabah erkenden yemyeşil bir bitki örtüsü ve masmavi bir deniz manzarası ile uyandınız. Otelin balkonunda akciğerlerinizi Karadeniz’in iyotlu kokusu, yemyeşil doğanın sağladığı hafif soğuk oksijen dolu havası ile doldurunca, yaşadığınız o kasvetli, yorgun, koşuşturmacalı şehir hayatınız aklınızdan geçti. Bir an. Ne güzel, dingindi buralar.
Kahvaltı yapmaya inince gözleriniz Giresun yöresellerini aradı. Masada pancar çorbasını görünce sabah sabah bu da yenir mi? diye geçirdiniz içinizden. Ama farkında olmadan doldurmuşsunuz kaseyi. Yanında ne yemeli diye düşünürken. Bektaş yaylasından peynir, çükelik, Yavuzkemal’den armut pekmezi, Şebinkarahisar’dan karadut pekmezi, Çamoluk’tan bal, Giresun kesme pastası, Giresun fındık ezmesi, kuymak, Görele’den koz helvası, Bulancak’tan mayıs helvası, isteğe göre sipariş verilen Giresun pidesi, Görele pidesi, Çavuşlu ekmeği ne arasan var. Buram buram tüten Tirebolu çayı. Tam bir Giresun kahvaltısı.

Hem kahvaltı hem plan yapılıyor, bir yandan da acele ediliyor. Gezecek çok yer var. Bugün istikamet iç bölgeler. Yaylalar, Mavi göl, Göksu Travertenleri, Kulakkaya, Kümbet ve Bektaş yaylaları. Tadına bakılacak çok şey de var. Kalem pirzola, Kümbet pidesi, Kümbet yağlısı, Çam sakızlı sütlaç, Bektaş yaylasından peynirin envai çeşidi, tereyağı, kaymak, içilecek maden suları, doğal kaynak suları. Vakit kalırsa Alucra oğlak kebabı.
Yola çıkıldı. Aracın ön camından, sağ ve soldan merakla manzaralara bakarak devam ediyorsunuz. Ön camdan koskoca bir GİRESUN yazısını gördünüz. Yanındaki sur yapılarından Giresun kalesi olduğu anlaşılıyor. Gelmeden araştırdıklarınız aklınıza geliyor. Anadolu’nun ilk Milli Devletini Antik çağın Pontus İmparatorluğunun ikinci başkentinde olduğunuzu, Romanın düşmanı Kral Mihridates’i, Roma Generali Lucullus ve kiraz aklınıza geliyor hemen. Az sonra Romalıların eline esir düşmesin diye kendilerine zehir gönderilerek içmeleri istenen kraliçe ve kralın iki kız kardeşini hatırlıyor içiniz ürperip, tüylerinizin diken diken olduğunu hissediyorsunuz.
İlerlerken bir kaya dikkatinizi çekiyor. Ortası boş, tamam diyorsunuz burası Gedikkaya. Hemen anlatılanları hafızanızda canlandırıyorsunuz. Tamam, burası orası işte. Şehrin güzelliğine hayran kalan kayanın ağzının açık kalması ifade edilen kaya, Gedikkaya. Solunuzda denizin ortasında yemyeşil bir kayalık var. Hemen zihninizde Amazonlar, adada Tanrı Ares’e at ve insan kurban eden kadim kadınlar, Altın postun peşinde Kolhis’e yelken açan Argo gemicilerine saldıran demir zırhlı kuşlar, Hamza taşının hikayesini hatırlıyorsunuz. Çarçabuk.
Bir köprüyü geçince navigasyon sizi sağa çevirdi. Deniz arkanızda, ak mı ak bir su sağınızda, dünyanın en kaliteli fındıklarının hasat edildiği bahçeler solunuzda. Tam karşıda yemyeşil dik zirveleri ile dağlar. Vadi gittikçe daralıyor. Artık sadece peri kızlarının sabahın erken saatlerinde içinde yıkanarak sağlık ve sıhhatlerinden bir parça bırakılan, içinde akan su ile yıkanıldığında sağlık ve sıhhat bulunduğuna inanılan Aksu’yu görüyorsunuz. Ak mı ak. Bir ilçeye geldiniz tabelada Dereli yazıyor. Başka ne yazacak diyorsunuz. Derenin yanında çünkü. Kemer köprü dikkatinizi çekiyor hemen. Yanında bir çay ocağı var. Biraz soluklanalım düşüncesi ile durdunuz. Hemencecik size tavşankanı bir çay ikram ettiler. Aksu’nun müziği ve tarihi kemer köprü manzarası ile çayı yudumlarken birileri size sorular sormaya başladı. Hoş geldiniz? Nereden geldiniz? Nereye gidiyorsunuz? Konuşmaları. Verilen tavsiyeler derken geciktiğinizi fark ediyorsunuz. Hesap istediniz verildi dediler. Allah Allah nasıl olur diye düşünürken bir yaşlı ihtiyarın siz misafirsiniz dediğini duyuyorsunuz. Teşekkür edip kalkıyor ve yolda aklınızda Mavigöl’ün o fotoğraflarda gördüğünüz meşhur maviliği geliyor. Yolda o maviliği görebilecek miyim umudu, biraz da endişesi var.

Kuzalan Şelalesi Tabiat Parkı yazıyor tabelada. Otoparka aracınızı park ettikten sonra hemencecik yapacaklarınızı aklınızdan bir çek ediyorsunuz. Hani evde hazırlıklar yapılmıştı. Nereye gidilecek, nerede kalınacak, ne yenilecek. Şelale arka fona alınıyor, derede pantolon paçaları yukarı toplanıp nerede güzel fotoğraf karesi verecek yerler tespit ediliyor. An ölümsüzleştiriliyor, anılar birikmeye başlıyor. Ama akılla Mavigöl var. Arabaya geçip biraz gidince Mavigöl tabelası görülüyor. Heyecan artıyor, gezip dönen insanların yüz ifadeleri takip ediliyor, birisine heyecanla “Mavi mi? Mavi mi?” sorusu istemsiz olarak çıkıyor. Belli belirsiz “mavi” cevabını duyar gibi oldunuz. Hadi bugün de şanslı olduğunuza karar veriyorsunuz.
İşte Mavigöl. O muhteşem rengi, o muhteşem şelaleden düşen suyun şarkısı ile Mavigöl. Anılarda kalsın diye fotoğraflar çekilecek, ama çok kalabalık, insanlar birbirinin üzerinde gibi sanki. Zar zor fotoğraflar alınıyor. İçinizden neden bu kadar insanı bir arada alırlar ki. Grup grup alsalar daha güzel olurdu diye düşünüyorsunuz. Burası da bitti. Hızlıca.

Dersinizi iyi çalışmıştınız. Şelalenin bir çıkışı vardı. Dünyanın en uzun travertenleri, maden suyu ve göletleri, demir oksitli suları, anıt ağaçları ile bir yer vardı hani. Onu hatırladınız. Görevliye sordunuz. Size girişi gösterdi. Ve hep soldan gidin dedi. Bu nasıl bir tarifti. Evet hep soldan gittiniz. Otoparktasınız. Araçtan inince o ıssızlığı, o sessizliği fark ettiniz. Araç da yok ortalıkta. İçinizde hafif bir ürperti ile tabelaları takip ediyorsunuz. Bir yandan da acaba yabani hayvan çıkar mı önüme düşüncesi içinizi kemiriyor.

O hafif korku ve merak ile maden suyuna ulaşıyorsunuz. O da ne akan su sizin gövdenizden kalın. Tadına bakıyorsunuz. Marketten aldığınızdan hiçbir farkı yok. Hemen önü, evet hemen önünde göletler oluşmuş üç beş tane. Bir vahşilik var, bir karmaşıklık. Alışıyor hemen insan, kaybolduğunu hissediyor. Bu ne sessizlik, sadece ara sıra birkaç kuş sesi var sadece. Bir ağaç gözünüze takılıyor. Kucaklıyorsunuz. Yetişmiyor kolunuz. Zirvesini göreyim diyorsunuz. Boynunuza ağrılar giriyor. Olmaz böyle değil mi? Yapraklara sırt üstü yatıyor ve zirveyi görmeyi bekliyorsunuz. Yine yok. O an ılık bir rüzgar hissediyor, yaprakların dansını izliyor, ormanın sesini duyuyorsunuz. Kalk hadi bakalım, daha gezecek yerler var deyip traverten oluşumlarına doğru gidiyorsunuz. O da ne sanki yemyeşil bir ormanın içinden bembeyaz bir nehir akıyor. . Adımlar biraz hızlanıyor. Bu kadar uzun traverten mi olurmuş. Okuduğunuzda abartmış bunlar dediğiniz aklınıza geliyor. Çok mu şanslısınız ne? Bir de etrafta mor ve sarı orman gülleri var. Ormanın kokusunu, temiz oksijenini defalarca, tekrar tekrar gözlerinizi kapatıp içinize çekiyorsunuz.

Dönüşe geçtiniz. Sırada ne var. Sırada Giresun’un Pamukkale’si Göksu travertenleri var. Yolda karşıdan görüyorsunuz bembeyaz, insanlar içinde yürüyor. Siz de hemencecik insanlara karışıyor, ayaklarınızı yalarcasına akan maden suyunun içine. Ayaklarınız çıplak, yer yer dizlerinize kadar derin suyun içinde. Niye masmavi bu, elinize alıyorsunuz normal su gibi geliyor size. Aklınızı kurcalıyor bu mavilik. Gezerken fazla zaman harcamayayım diyorsunuz. Aklınıza Bektaş yaylasının peynirleri geliyor. Hani otelde garsonun size ballandıra ballandıra anlattığı Karagöl dağlarında otlayan hayvanların sütünden yapılan peynirler, yoğurtlar, çükelikler, kaymaklar çeşit çeşit.

Yolumuzun üzerinde Kulakkaya yaylası var. Yolunuz çayırların, meraların içinde geçerken, tek tük ağaçlar çıkmaya başladı. Ağaçlar gitgide uzuyor sanki. Bir çubuk gibi düz ve dik. Alçakbal levhası ile sağa döndünüz. Bir mesire alanındasınız. Ladin denilen ağaçlar sanki yılbaşı çamı gibi büyümüş. Bu ağaçları yılbaşında süsleme imkânı olsa ne muhteşem bir manzara ortaya çıkardı diye düşünmeden edemiyorsunuz. Kısa bir mola, elimizde tesisten aldığımız tavşankanı bir çay. Farkında olmadan ormana dalmışsınız. Önünüze tek tük mantarlar çıkmaya başladı. Kimi toprakta, kimi ağaç gövdesinde. Bir an toplasam mı? diye aklınızdan geçirdiniz. Ama bir arkadaşınız sizi uyarmıştı: “İlk yediğiniz mantar, son yediğiniz mantar olabilir.” diye. Siz de vazgeçtiniz. Kulakkaya tabelasından devam ederken bir yerleşim yeri göründü. Manzara bir harika. Araçtan inip anı ölümsüzleştirdikten sonra merkeze vardınız. Lokantalardan yayılan kokuları alıyorsunuz. Harika pirzola kokularını ama siz Bektaş yaylasında peynirle yemek yiyeceksiniz. Pirzolayı Kümbet yaylasında o meşhur Kümbet pidesi ile berber tatmayı planlamıştınız.
Bektaş yaylasına doğru giderken yavaş yavaş ağaçların boyları kısalmaya, sarı orman gülleri görülmeye ve yer yer obalar ve yemyeşil çayırlar görülmeye başladı. Bir yerden sonra yemyeşil çayırların ortasında Bektaş yaylası görüldü. Müthiş bir kalabalık var nedense. Yaklaşınca bir pazarın olduğunu anlıyorsunuz. Pazarı gezmeye başlayınca oteldeki garsonun abartmadığının farkına vardınız. Ömrünüzde bu kadar peynir satıcısını ve peyniri, süt ürünlerini görmediğiniz aklınıza geliyor.

Pazarda bir karmaşa var sanki. Satıcılar ürünlerini satabilmek için bağırıyor, pazardakiler birbirini duymak için sanki bağırarak konuşuyor. Bir zaman sonra bu karmaşaya alıştığınızı hissediyorsunuz. Peynirlere bakarken her satıcı hemen size bir parça ikram ediyor. Beğendiklerinizden bir miktar aldınız ve hemen yanı başınızdaki fırından sıcacık bir pide aldınız. Kahvehaneciden izin isteyecektiniz ki sizi buyur etti. Sobanın yanındaki masaya iliştiniz. Ocaktan size bağıran bir ses işittiniz: “Büyük bardakta mı, küçük bardakta mı?” Tercihinizi büyük bardaktan yana koydunuz. Yavaş yavaş anın tadını çıkartarak, çok da karnınızı doyurmadan yemeğinizi yediniz. Doyurmadan dedik. Kümbet yaylasında pirzola ile günü sonlandıracağız. Çünkü Kulakkaya yaylasındaki pirzola pişen ızgaralardan çıkan kokular hala aklınızda.
Biraz mesafe uzun olsa da Kümbet yaylasındasınız. Biraz yorgunluk var değil mi? Ama yaylalarda kekik otları ile beslenen Karagöz ve Karabaş koyunlarının kuzuları boy boy vitrine dizilmiş. Kasap bir yandan pişiriyor, bir yandan et işliyor. Izgarada pişen etlerin kokusu etrafı sarmış, o muhteşem koku aç olmasınız dahi yemeniz gerektiğini içten içe size hissettiriyor, sizi teşvik ediyor. Siparişinizi veriyorsunuz ve sabırsızlıkla bekliyorsunuz. Biraz sabırsızlık, biraz merakla kasabın eti işleyişini izliyorsunuz. Etler mangala konurken şaşkın şaşkın bakıyorsunuz, ne karabiber, ne kırmızı biber, ne zeytinyağı, ne bir şey, marine yok. Sadece bir miktar tuz. Sabırsızca pirzoladan bir kalem alınca parmak uçlarınız, dil ve damaklarınızın yandığını hissetiniz ama pirzolanın lezzeti acıyı unutturdu.

Bir karar aşamasındasınız.
Devam edelim mi?
Dönelim mi?
Yoksa.
Şebinkarahisar’a, kadim şehre mi gidelim?

Roma generali Pompeus’un zafer şehrine, Nikopolis’e, kalesi, manastırları, camileri ve efsaneleri ile ünlü, cevizin, karadutun memleketi Garaysara devam edelim mi?
Vakit kalırsa pişirilme usulü ile benzerlerinden ayrılan oğlak kebabını tatmaya Alucra’ya devam edelim mi?
DOĞAYEN sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
