Kümbet yaylasında o enfes pirzolaların tadına varınca bir yorgunluk, üzerinizde bir ağırlık hissettiniz. Zaten bugün epey yer gezmiştiniz. Mükemmel bir yaz havası var. Etraf binbir farklı çiçek ve çiçek kokusu ile kaplı, akciğerleriniz yaylanın temiz oksijeni hissedince, burada konaklama ihtiyacı doğdu. Zaten yarın antik çağın Nikopolis’ine, kadim şehir Şebinkarahisar devam etmeye karar verdiniz.

Orman içinde bungalovlardan yapılmış bir otele geçtiniz. Akşam güneş batmak üzere, pencereden güneşin o muhteşem batışı gözünüze ilişti. Hemen kendinizi dışarı attınız. İlk anlar çok güzeldi ama hava karardıkça yaylanın soğuğu ile hafif hafif üşümeye başladınız ama bir gözünüz gökyüzünde. Gökyüzünde bu kadar yıldız var mıydı? diye kendinize sormadan edemediniz. Okulda öğrendiklerinizden hangisi büyük ayı, hangisi küçük ayı, hangisi kutup yıldızı ayırt etmeye uğraşıyorsunuz ama boşuna. Biraz sonra vazgeçtiniz. Yıldız kümelerine bakarken aslan, ayı, akrep figürlerini fark ediyorsunuz. Kendi kendinize sormadan da edemiyorsunuz. Gerçekten var mı? Ben mi uyduruyorum, diye. Neyse günün yorgunluğu ve üşüdüğünüz için odanıza çekiliyorsunuz.
Sabah kalktığınızda pencereye gözünüz ilişiyor. Etraf sanki karanlık, gün ışımamış gibi. Hemen pencerenin önünü göremiyorsunuz. Biraz keyfiniz kaçsa da bir kere karar verdiniz. Kahvaltıda yine Giresun yöreselleri var. Ama bu sefer pancar çorbasının yanında turşuya benzer bir şeyler var. Kokusundan anladınız. Kendi kendinize sabah sabah turşu mu yenir dediniz. Sonra garsondan öğrendiniz ki fasulye, gabalak, galdirik, ezeltere, pezük turşularıymış. Fasulyeyi duymuştunuz ama diğerlerini ilk defa duydunuz. Ha bu arada bir çorba daha var. O da pancara benziyor ama gücüktene çorbası imiş. Merak ya tadına bakmadan duramıyor ve hepsinin tadına azıcık az az bakıyorsunuz. Aklımda kalacağına midemde kalsın dercesine.
Kahvaltı bitti. Keyfiniz kaçık. Garsona: “Bu hava düzelir mi?” diye soruyorsunuz. O da: “Eğribeli aştın mı sorun yok” diyor. Otelin dışına çıktığınızda sis biraz açılmış oluyor. Ve, ve o da ne! Karadeniz taşmış ta yaylalara kadar gelmiş. Muhteşem manzara bakarken Kulakkaya Alçakbel’de duyduğunuz, sisi deniz sanıp, tekne inşa ederek Giresun’a gitmek isteyene Meliklililerin hikâyesi aklınıza geliyor. Yola düştünüz ve biraz iniş var. Tekrar sise daldınız, göz gözü görmüyor. Bir yandan da kendini kendinize “ Nerede kaldı bu Eğribel?” diye soruyorsunuz.
Yol bir ayrıma geldi. Ya tünelden devam edeceksiniz ya da dağ yolundan Eğribel’den. Tercihinizi Eğribel’den yana kullanınız. Hava birden değişti, sis geride kaldı. Hava kıpkırmızı güneş. Güneşin aydınlığı sizin de içinizi aydınlattı. Moraller düzeldi. Çünkü o meşhur geçidi gördünüz, daha önce okuduğunuz Gelin taşı efsanesinin geçtiği yerleri görecek, ilkbahar ve sonbahar fotoğrafları muhteşem olan Asarcık’a yukarıdan bakacağız. Duyduğunuz yerlerde durdukça duyduklarınızın gerçekliği, güzelliği karşısında hayranlığınız artıyor. Anlıyorsunuz ki Şebinkarahisar gezisi harika geçecek.

Yol üzerinde Tamzara levhasından sapınca sizi meydana götürdü. Meydandaki kahvehanede çayınızı yudumlarken Atatürk resimleri, posterleri dikkatinizi çekiyor. Kahvenin hemen ortasında bir su akıyor. Akıl suyu olduğunu öğreniyor. Size biri hikayesini anlatıyor. Hemencecik. İçsem mi, içmesem mi? Tereddütü ile beraber içiyorsunuz. Kendi kendinize şaka ile karışık: “Fazla aklın ne zararı var” diyerek, gülümsüyorsunuz. Pazarı varmış bugün. Pazarı da şöyle bir geziyor, türkülere konu olan üzümünden yapılan şaraptan bir şişe alıyorsunuz. Dokumalar gözünüze çarpıyor. İncelikleri, desenleri ve renkleri ile. Ne güzeller.
Sabahın dinçliği ile Meryemana Manastırına çıkmayı düşünüyorsunuz. Araştırmalarınıza göre ilk Hristiyanlıktan kalan bir mabet. Fotoğraflarda muhteşem görünüyor. Yolunu sorarken bir köylü sizi uyardı:” Önce muhtarı bul. Anahtar onda” dedi. Kendi kendinize soruyorsunuz: “ Anahtarın muhtarda ne işi var?“ diye. Şanslısınız muhtar da manastıra gitmiş. Merdivenleri görünce bir pişmanlık yaşıyorsunuz. Şehirde büyümüş, her işini araçla gören bir kişi nasıl yürüyecek, nasıl çıkacak bu merdivenleri. Sormadan da edemiyorsunuz: ”Ne işleri vardı da bu kadar yükseğe manastır kurdular”. Dinlene dinlene manastırın kapısına kadar geldiniz. Nefes nefese kaldınız ve hemen çantayı yokluyorsunuz. Su var mı? diye. Boğazlarınız kurudu. Suyla kendinizi tazeledikten sonra içeri giriyorsunuz. Kat kat geziyorsunuz. Fotoğrafçıların kadrajlarını takip ediyor. Kadim Şebinkarahisar’ı izliyorsunuz.

Avutmuş’a vardınız. Meydanda biraz soluklandınız, tarihi camileri, Gelin kayasını, dut, kayısı bahçelerini ziyaret ettiniz. Hikâyelerini dinlediniz. Az önce çıplak bir bozkırın içinde iken şimdi yemyeşil ağaçlık bir alandasınız. Az önce güneş sizi ne kadar yaktı ise şimdi size sadece yaprakların arasından göz kırpmakla yetiniyor. Merkeze geçmeye karar veriyorsunuz.
Küçük bir kasaba gibi, sanki. Sakin. Kimsenin acelesi yok bu şehirde. Meydandaki tarihi çeşmeden bir yudum su içiyor. Hemen karşısındaki çay ocağında bir tabureye ilişiyorsunuz. Çayınızı yudumlarken hemen yanınızda birisi bir şeyler dövüyor. Sürekli. Uzun uzun baktıktan sonra yanına varıyor, fındık ezmesi yaptığını görüyorsunuz. “Fındık ne alaka burada?” demekten de kendinizi alamıyorsunuz. Kaleye çıkıp Şebinkarahisar’ı üç yüz altmış derece panoramik seyretmeyi arzuluyorsunuz. Daha pestil, köme, dut, pekmez, ceviz alışverişi yapılacak.
Kaleye doğru ilerlerken Taşhanlara, Fatih Camine kısa ziyaretler yapıp, tırmanmaya başlıyorsunuz. Tarihi antik çağlara kadar uzanan Romalılara, Selçuklulara, Osmanlılara kadar birçok devlete, beyliğe hizmet eden kalenin zirvesinden bir şehir ancak bu kadar güzel ve panoramik görünür. Yanınızda bir anda beli bükülmüş, yanakları çökmüş, saçları kırarmış, güneşte yanmış teni ile bir ihtiyar beliriyor. Gelişini fark etmediğiniz için bir an irkildiniz. Kendi kendinize: “İn mi? Cin mi?” diye sorguluyorsunuz. Beraberce sohbet ederken termosa aldığınız çayı yudumluyor, şehrin kadimden gelen tarihi, sosyal ve kültürel yaşantılarını konuşuyor, efsanelerine dikkat kesiliyor, aynı zamanda manzarasının keyfine varıyorsunuz. Ne yaşanmışlıklar varmış, Üç balık, Gelin ayası, Gelin taşı, Secde kavak, Koyunbaba, Hasan şeyh efsaneleri ile artık fahri Şebinkarahisarlısınız.

Kalede biraz kaldıktan sonra inişte alışveriş için dükkânlara uğruyorsunuz. Sizlere çay, kahve ikramı ile beraber pestil, köme, pekmez ikramları yapılıyor. Cevizin Şebinkahisar’a özel bir ceviz, Karadutun Şebinkarahisar’a coğrafi işaret tescilli olduğunu, pestilin, kömenin Gümüşhane’ye özel olduğunu düşünürken kadimden beri burada üretildiğini öğrenince şaşkınlığınız bir kat artıyor. Ne çok şey varmış. Marmelatlar, pekmezler, sirkeler, kuru fasulyeler, bal, kuşburnu. Hele bir ekmek dikkatiniz çekti. Kupkuru bir ekmek. Golit denirmiş adına ki hiç bozulmazmış. Islatılarak tüketilirmiş. Hediyelikler alınıyor. Ver elini Alucra.

İyi dayandınız açlığa, ufak tefek atıştırmalıklar oldu ama. Açsınız aç. Yemek zamanı. Alucra Oğlak kebabı zamanı. Araştırmıştınız. Daha önce çok kebap vardı ülkemizde bu hepsinden farklı idi. Evet farklı. Buralara gelmişken yemeden gitmek olmazdı.

Oğlak kebabı, yöreye has taş fırınlarda pişiriliyordu. Alucra Oğlak Kebabı üretiminde, temmuz ayı başından ekim ayı sonuna kadar olan dönemde sütten kesilmiş ve 1 yaşını geçmemiş 10-15 kg karkas ağırlığına sahip kara oğlaklar kullanılıyormuş. Oğlaklar 1 gün önceden mezbahada kesilir, iç organlar tamamen çıkarılıp temizlendikten sonra bir gün dinlendirilir, ertesi gün dolaptan çıkarılan oğlak karkaslarının içi, dışı ve etin kaba yerleri bıçakla kesilerek kaya tuzu ile terbiye edilir ve üzeri temiz bezle örtülerek 1 saat dinlenmeye bırakılırmış. Dinlenmiş oğlak karkaslarının karın boşluğu hizasındaki ete bıçakla kesikler açılarak, ön ve arka ayaklarının açılan deliklere yerleştirilir ve oğlaklar bu şekilde pişirilmeye hazır hale gelirmiş. Dikkat ettiniz mi? Pirzola olduğu gibi yine marine yok, kekik yok, kırmızıbiber yok, süt yok, yoğurt yok, biber yok.

Pişirmenin bir gün öncesi akşam saatlerinde kızılçam odunlarıyla yakılan fırın, temizlendikten sonra alt kısmına köknar, gürgen, meşe ve akasya ağaçlarından elde edilen kalın tahtalar muntazam olarak en az boşluk bırakılacak şekilde dizilir ve pişmeye hazır hale getirilen oğlak karkasları fırının içerisine yerleştirilirmiş. Fırının kapağı kapatılarak, iki saate yakın pişirilirmiş. Ha bir de hem soğuk hem de sıcak servis edilebilirmiş.
Bana özel geldi bu tarif, yok benzeri işte. Hele köknar, gürgen, meşe ve akasya ağaçlarının aromaları nasıl bir lezzet katmıştır. Bence muhteşemdir. Bu duygularla ayrıldık Şebinkarahisar’dan. Alucra’ya doğru.
Açlığınızı bastıramıyorsunuz, guruldamalara başladı. Alucra oğlak kebabını yemeye oturdunuz. Hızlı hızlı başladınız. İlerleyen süreçte artık keyif içerisinde yiyor. Köknar, gürgen, meşe ve akasya ağaçlarının aromaları içerisinde oğlak etinin tarif edilemez lezzetine varıyorsunuz. Pişmanlık mı? Asla. Değdi mi aç kalmaya? Değdi, diye düşünüyorsunuz. Bu lezzet gazlı içecekler ile mi heba edilecek diye düşünürken hatırlıyorsunuz birden. Biri yazmıştı hani Alucra kolası diye. Tamamen doğal kuşburnu ve alıçtan yapılan bir içecek vardı orada. Yapımı epeyce zahmetli ve uzun süren. Soruyorsunuz hemen yerini. Ünal Korkmaz’mış adı. Yerini tarif ediyorlar hemen. Geçiyorsunuz. Bir bardak, iki bardak derken biraz fazla kaçtı sanki.

Değer mi idi acaba? Bu iki lezzet için Alucra’ya geçmeye. “Değer, değer” diye geçiriyorsunuz içinizden.
Ne çok şey varmış? Bu Giresun’da.
Bir dahakine ne yapmalı diye düşünürken. Yemeklere düşkünlüğünüz aklınıza geliyor hemen.
Bir dahakine boğaz derdine düşelim diye geçiyor içinizden. Öyle ya “Can boğazdan gelir” demiş uslular.
Bir seferde boğaz derdine gezelim Giresun’u.
Ne dersiniz?
Sizce değer mi?
DOĞAYEN sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
