Dereli’den merkezden Akkaya yoluna devam ediyoruz. Şelaleye ulaşmak için yoldaki köprünün sağ tarafından ilerlememiz gerekiyor. Karşımıza daha önce balık çiftliği olarak kullanıldığı hemen anlaşılan harabe olmuş beton yığınları geliyor. Şöyle bir göz ucuyla bakmamız bile doğaya hayranlığımızı bir kez daha arttırmaya yetiyor. Görüntü muhteşem; tabiat intikam alırcasına betonu parçalamış ve kendince sekil vermeye başlamış. Harabeyi geçip dere yatağına iniyoruz. Dere kenarından ve yer yer fındık bahçelerine uzanan patikadan yolumuza devam ediyoruz. Vadinin darlığı ve dik oluşu bazen bizi dere geçişi yapmak zorunda bırakıyor. Su yüksek değil; ancak kışın verdiği soğukluk nedeniyle ıslanmayı göze alamıyor, dizimize kadar gelen çizmelerimizi giyiyoruz. Suyun berraklığına kapılmamak elde mi? Bu saflık aklımıza çocukluğumuzu getiriyor ve o günlerdeki gibi balık araştırmasına başlıyoruz. Ne kadar keyifli olsa da soğuk su ellerimizi dondurup bizi pes ettiriyor. Yola koyulma vakti… Diz boyuna kadar giydiğimiz çizmeler bizi ıslanmanın yanı sıra yolda rastlayacağımız dikenlerden de koruyacak. Suya batmamak için seksek oynar gibi taştan taşa atlıyoruz. Ama dikkat gerektiriyor, taşlar ıslak ve kaygan.
Dar vadide kayın, kızılağaç, kestane ve ladinlerin yoğunluğu; boylarınin ihtişamı büyülüyor bizi. Yol boyunca Çürümüş farklı bitki kalıntılarına rastlıyoruz. Boğürtlen, likapa gibi çalı bitkilerinin yanı sıra neredeyse bölgemizin karakteristik tüm otsu bitkileri mevcut. “Bu ne zenginlik? Keşke ilkbahar ya da yaz aylarında gelseydim” diye düşünürken ilk çağlayan gösteriyor yüzünü bize. Sadece yirmi dakika kadar yürümeme rağmen o kadar çok şeye hayran kaldım ki yorulmuşum. Şelalenin çağıltısını dinlerken, gördüklerimi ölümsüzleştirmek için fotoğraflıyorum. Yarım saat geçirmişim farkında olmadan. Nasıl anlatılır ki bu güzellik? Çağlayan, sularını yaklaşık 5-6 metreden dökmesine rağmen tabloluk bir görüntü oluşturuyor. Düştüğü yere muhteşem bir göl biriktirmiş. Sarp iki kaya arasından akan şelale adeta engel tanımam der gibi duruyor. Oysa bu daha küçük olanı, büyük şelaleye devam etmek için sarp kayaları aşmak hayli zor gibi. Kim bilir daha neler göreceğiz, dur bakalım.
Tırmanmaya başladık. Mesafe kısa ama ne basacak nede tutunacak bir yer var. Sarmaşıklar ile ağaç kökleri imdadımıza yetişiyor. Denize düşenin can simidine sarılması gibi sarmaşıklara tutuna tutuna ilerliyoruz. Nihayet rahat bir yere geldik. Nefes nefese, kan ter içindeyiz. Biraz dinlenerek nefeslerimizi düzeltiyoruz. Her taraf sarmaşıklar, eğrelti otları ve baharın müjdecisi çiçeklerle dolu. Makinemizin deklanşörüne sık sık basıyoruz. Dere de minik minik çağlayanlar var. Sanki dereye deterjan dökülmüş de deterjan köpükleri dereyi kaplamış. Dere ufak olmasına rağmen önceki yıllarda gelen sellerin belirtileri hala silinememiş.
Taşlardan seke seke ilerlemeye, ağaç kütükleri üzerinden bir öte yana bir bu yana geçerek ilerliyoruz. Burası karadeniz dercesine hava yine kararsızlığını gösterdi. Bir kaç yağmur damlası “Dikkatli olun” dercesine kafasımıza vuruyor. Uyarımızı aldık. Daha dikkatliyiz. Büyük Şelaleye ulaşmak için hızlanıyoruz. Yağmur yok ama suyun berraklığı kaybolmaya kahverengine dönmeye başladı. Keyfimiz kaçtı. Morallerimiz bozuldu. Biz büyük Şelaleyi ipeksi bir görüntü ile görmek, fotoğraflarını çekmek istiyorduk. Daha yukarılarda yağmur fazla yağmış olmalı ki su artık kahverengi, kızıl arası akmaya başladı. Ama artık dere kenarından yürümemeye karar veriyoruz. Çünkü başımıza ne geleceğini kestiremediğimizden yüksekten yürümeye karar veriyoruz. Ama başka şansımızda yok. Öyle bir yere geldik ki geçiş için biraz dağcılık dersi almamız gerekiyor. Yine tırmanıyoruz. Toprakta ne varsa tutup kendimizi yukarı çekiyoruz. İmdadımıza devrilmiş bir ladin ağacı yetişiyor. Dallarından tuta tuta köküne varıyoruz. Harika bir çıra kokusu burnumuza vuruyor. Ciğerlerimiz o kadar hızlı şişip iniyor ki çıra kokusu ciğerlerimizin her tarafına ulaşıyor.
Şelale görüldü. Otuz kırk metreden kıpkırmızı bir su hızla uçurumdan düşüyor. Müthiş bir gürültü. Birbirimizin sesini duymak için bağırıyoruz. Şelaleye tam yaklaşamıyoruz. Yukarıdan hızla yere vuran su, incecik oluyor, rüzgarlara suratlarımıza çarpıyor. Objektifin önü hemen su damlaları ile kaplanıyor. Bir yandan siliyor bir yandan fotoğraf çekmeye uğraşıyorum. Üşümeye başladım. Geri çekiliyorum. Elbiselerim sırıl sıklam ıslak.
Ama “ Değdi” diye düşünüyorum. Vücudumun en küçük hücresi dahi yorgunluk isyanında, ama en mutlu kısmı da her halde zihnim olsa gerek.
DOĞAYEN sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
