Dereli’deki Stonehenge; Meryemana Manastırı

Taşıdıkları özelliklerle bazı nitelikli yerler vardır. Buralar özelliklerini tabiattan, kültürel yaşamdan, bulundukları coğrafi konumdan alırlar. Bu yerler, bir nokta dahi olsalar bulundukları ilin, coğrafyanın önüne geçerler. Artık bu yerler bulundukları şehrin markası olurlar. İşte bu özellikleri ile şehrimize marka olabilecek,; tabiatı, kültürü ve coğrafi konumu ile özel bir yeri olan eski adı ile YomraHisar Meryemena Manastırı.

Bugün Giresun Dereli ilçesi Maden Köyü’nde sarp bir kayanın üzerinde bulunan Meryem Ana Manastırı, Maden Kalesi, Yedi Horon Manastırı olarak tabir edilen yeri gezmeye karara verdik. Yolculuğumuza Dereli’den başladık; Kuzca Mahallesi, Köycüvez Mevki, Maden Köyü istikametinden devam edeceğiz. Adı ne olursa olsun benim için orası Meryem Ana Manastırı.

            Dereli istikametinden Giresun’a doğru yol alıyoruz. Kuzca Köprüsü’nden dönüyoruz, gözüm çocukluğumda çimdiğim, gomit ve tivsi yakaladığım, büyüdüğümde balık tuttuğum Aksu deresine ilişiyor. Dereyi görünce insanın yaşadığı yere ne kadar zarar verebileceğinin farked,yorsunuz. İnsanın doğaya duyduğu bu kin ve nefreti anlayamıyorum.  Elbette enerjiye ihtiyaç var; ancak bu inşaatların daha düzgün yapılarak dereye zarar vermesi engellenebilirdi. Aksu deresinde benim çocukluğumda yaşadıklarımı artık hiçbir çocuğun yaşayamayacak olması ne üzücü.

            Kuzca Köprüsü’nden dönünce asfalt yoldan ilerliyoruz. Kuzca Mahallesi tarafına dönünce yol beton oluyor,bir hayli düzgün. Mevsim kış olduğu için etrafta pek yeşillik yok. Fındık bahçeleri yavaş yavaş yapraklarını açmaya başlamış. Yapraklar bizim buraların tabirince “Sıçan Kulağı” olmuş. Karadeniz’in aslında her mevsimi güzel, tabii ki bakmasını bilene. Yol boyunca bizlere kış çiçekleri eşlik ediyor: Öksürük Otu altın sarısı, menekşeler koyu kırmızı, süsenler mor, domuz aşakları pempe, beyaz ve kırmızı… Renk cümbüşü karşılıyor bizi. Fındık bahçelerinin altı domuz aşağı ve menekşeler ile bir çiçek bahçesi halini almış. Yer yer duruyor, çiçekleri doğal haliyle bazen tek tek, bazen bir bütünlük, bazen de bir renk cümbüşü halinde fotoğraflıyoruz.

            Kuzca Mahallesinden çıktık. Artık hedefe bir hayli yaklaşıyoruz. Maden Köyündeyiz. Yolumuz üzerinde çiçeklerin renk cümbüşü hala devam ediyor. Aramıza beyaz yıldıza benzer çiçekleri ile sakarcalar katıldı. Yol üstü ve altı yeşillenmeye başlamış. Bir yandan Böğürtlen tevekleri, öte yandan ham taflan ve orman gülü yaprakları yeşil gözleriyle izliyor bizi. Anladım, kış buraya uğramayı kendine yakıştıramamış.

            Yol artık daha düzgün devam ediyor. Yer yer bozuk ama dert değil; arabamız 4×4 bir otomobil. Ziyaret edeceğimiz Meryem Ana Manastırı’nın üzerinde bulunduğu ana kaya artık yüzünü göstermeye başladı. Ara ara durup bu heybetli kayanın çeşitli açılardan fotoğrafını  çekiyorum. Kayanın en üstü bir şapkayı andırıyor. Şapkanın üzerinde de tüm heybeti ile dört tane dikilitaş. Yazının başlığında da söylediğim gibi Stonehenge (Stonheç), işte tüm heybeti ile karşımızda. Yılan gibi kıvrıla kıvrıla son durağımıza vardık. Artık yürüme zamanı. Arabadan iniyor ve çevreye bakınıyorum. Aman Allah’ım oda ne? Resimlerini gördüğüm, o kadar gezmeme rağmen bir türlü canlısını göremediğim “kardelen”. Hemen bahçeye atlayıp fotoğraflarını çekmeye başlıyorum. Ne kadar az. Başka var mı? Bahçede dolanıyorum. Ama yok. Saydım, sadece 7-8 tane var. İnatçı kardelen,asi kardelen; zarif ama güçlü bir bayan gibi. İnşallah kaybolmazlar ve güzelliklerini her yıl bizlere gösterirler.

            Manastıra iki yol var. Birincisi kayaların üzerinden zirveden giden zor yol; ikincisi ise zirvenin hemen önünden, orman gülü ve ham taflan ağaçlarının arasından giden rahat sayılabilecek patika yol. Biz zor olanı seçiyoruz. Hedefimizde dört adet dikili taşın bulunduğu ve anlatılanlara göre manastır çanının bulunduğu son nokta, yani zirve var. Ana kayanın üzerinden tırmanarak ilerliyoruz. Kayanın üzeri yer yer çıplak ama bizi şaşırtacak kadar da yeşil. Doğaya hayranlık duymamak mümkün değil. Kayanın üzerinde bulunan yonsunların arasında kır çiçekleri büyümüş. Sadece onlar mı? Koca koca ladin, kestane, alaçam, meşe, pelit, orman gülü ağaçları ve çeşit çeşit çalılar var. Kaya üzerinde el işçiliği ile yapılmış ama yılların verdiği aşınmadan dolayı kaybolmaya başlamış merdiven basamaklara yöneldik. Yüzyıllar önce yontulup şekillendirilmiş basamaklarda ilerlerken tarihi hissediyorum ayaklarımın altında. Sepya bir film şeridi gibi hayal ediyorum yapılışını. Gizli bir heyecan duyuyorum içimde ama dillendirmiyor, kendime saklıyorum gülümseyerek adımlarken basamakları.  Artık çan ve dikili taşların bulunduğu yerdeyiz.

Manzara muhteşem. Zirvedeyiz, 360 derecede görüşü engelleyen hiçbir şey yok. Epey yorulduk. Biraz oturarak dinlendik, soluklarımız normalleşti. Dikkatli olmamız gerek; çünkü en ufak bir denge kaybı yüzlerce metre yüksekten düşmemize sebep olabilir. İngiltere’nin Stonehenge’sine tüm dünya hayran. Yılda belki milyonlarca ziyaretçi ağırlıyor. Bizimkinin niye yok diye düşünüyorum. Dereli’nin Stonehenge’sini incelemeye ve fotoğraflamaya başlıyorum. Taşların ana kaya ve birbirleri ile bağlantısı yok, ana karaya oturdukları yüzey de çok geniş değil. Devasa dört tane taş, müthiş bir denge içinde dimdik ayakta duruyor. Taşların hemen yanında manastırın çanını sabitlemek için kayaya oyulmuş delikler var. Manastır görevlilerini düşünüyorum, buraya yaz-kış çıkarak çanı çalmaları hayranlık verici. Çünkü kışın rüzgar insanı buradan adeta uçurur.

Manzaranın keyfini çıkardıktan sonra kiliseye doğru inişe geçiyoruz. Bizi yine oyulmuş taş merdivenler karşılıyor. Rahatlıkla inebiliyoruz. Unutmadan hemen hatırlatayım. Denge sorunu olanlara ve yükseklik kokusu olanlara bu yolu hiç mi hiç tavsiye etmiyorum. Ama burayı ziyaret edip de zirveye çıkmamak da bir eksiklik olur.

Kilise’sinin yanındayız. Kilise zirveden inişte birinci düzlüğe yapılmış; harap halde ancak kalıntıların durumuna bakılınca, zamanında azametli bir yapı olduğunu tahmin etmek zor değil. Kilisenin etrafı köstebek yuvası gibi. İnsanoğlunun aç gözlülüğü ve define merakı buraları talan etmiş. Kilisenin sadece duvarları ayakta kalmış. Yekpare granit sütunlar devrilmiş, oraya buraya dağılmış. Kazılan yerlerin derinliği oldukça az. Belli ki fazla kazılamamış, tahminen elli santimden sonra ana kayaya ulaşılıyor. Herhalde kilise ana kayanın üzerine yapılmış, temel onu gösteriyor. Kilisenin yanında bağımsız olarak başka harabeler de mevcut. Sadece dış duvarlarının bir bölümü ayakta kalmasına rağmen, ev olarak kullanıldığı bölmelerden anlaşılıyor. Kilisenin hemen yanında olduğuna göre kilise görevlilerinin kaldığı evlerdir diye bir tahmin yürütüyorum kendimce. Kesme taşlardan inşa edilmiş bu yapıları ayakta kalan bölümlerden hareketle sağlam olarak hayalimde canlandırıyorum. Harika bir görüntü ve kültür misarı olurdu.Keşke koruyabilseydik.

Artık ikinci düzlükteyiz. Burası en geniş olan düzlük. Buranın her tarafı artık uçuruma açılıyor. İlk başta dikkati çeken meydan düzlüğü oluyor. Mevcut yapıların tamamı meydan olarak planlandığını düşündüğümüz alanın çevresine yapılmış. Meydanın hemen baş tarafında çeşme harabesi bulunuyor. Manastıra gelen ikinci yol da direkt olarak bu çeşmenin yanına çıkıyor. Çeşmenin kalıntılarına baktığımızda zamanında bayağı heybetli ve güzel olduğu anlaşılıyor. Bir  bölümünün sıvaları hala duruyor, sol tarafında yine harabeler var. Yapıya bakıldığında büro ya da ev olarak kullanılmış gibi. Kalan duvarları sarmaşıklar sahiplenmiş, insanın zulmünden korumaya çalışıyorlar gibi. Oradan biraz ilerlediğimizde şimdi çalılıkların arasında kalmış yapı temellerini görüyoruz. Ama ayrıntılı olarak gezemediğimizden yanlış anlamalara mahal vermemek için yorum yapmamam yerinde olur. Meydanın önünde manastırın en büyük binasının harabeleri bizi karşılıyor. Burası bir hayli büyük, duvar taşları yıkılmış. Ancak binanın bölümleri kısmen seçilebiliyor. Burası büyük ihtimalle okul binası. Ortadan bir girişi var. Girişten biraz ilerlendiğinde ortada binayı ikiye bölen geniş bir koridor başlıyor. Girişin sol tarafında tuvalet ya da banyo olarak kullanıldığını tahmin ettiğimiz küçük bölmeler göze çarpıyor. Sağ tarafında ise bir oda büyüklüğünde   odalar var. Odaların giriş kapıları koridora ve hole açılıyor. Burası da öğretmenlerin çalışma odaları olabir, kim bilir. Koridorun baş taraflarında iki tane olmak üzere dört tane daha büyük bölme mevcut. Büyüklüğüne bakılırsa buralar da sınıf olarak kullanılmış. Girişin tam karşısında iki sınıfın arasında anlamsız gibi duran bir boşluk var. Burası da ya zemine inen merdivenlerin ya da üst kata çıkan merdivenlerin olduğu bölüm gibi duruyor. Çünkü zemin sert kaya olduğuna göre büyük ihtimalle okulun ikinci katına çıkan merdivenler buradadır. Bina yine kesme taşlarla inşa edilmiş. Bu arada eğer bina iki kat olarak planlanmışsa en az sekiz dersliği olan bir okulmuş burası. Gördüğümüz kalıntılarla tahmin yürütmek, hayal etmek ayrı bir heyecan. Aldığım keyif gerçekten çok büyük.

Yoruluyoruz ve meydan olarak planlandığını düşündüğümüz alanda dinleniyoruz. Burada benimle beraber geziye katılan Halis KARACA, dedesinden duyduklarını bana anlatıyor. Anlatılanlar akla  hayale gelmeyecek şeyler. Çok uzun olduğu için başka bir yazıda kaleme almayı planlıyorum. Ama herkes Maçka’daki Sümela’yı bilir. Anlatılanların doğruluğu ve yapı planları elde edilebilirse buranın Sümela’dan daha kapsamlı olduğunu herkes görecektir.

Burası bir botanik bahçesini andırıyor. Zenginlik o kadar fazla ki, otsu bitkiler, sarmaşıklar, çalı formlu bitkiler, yosunlar, odunsu gövdeli bitkiler, belki onlarca mevsimlik çiçekli bitkiler bir arada. Bitkilerin orijinal adlarını bilemiyorum ama benim tanıdığım 20-30 çeşit bitki var. Tanımadıklarımla beraber iyice bir araştırmayla yüzlerce bitki çeşidi çıkabilir.

Buranın restorasyonu yapılır ve bu bitki çeşitliliği uzmanlar tarafından tespit edilip sınıflandırılırsa, binlerce insan tarafından ziyaret mekânı olarak kullanılacağı kanaatindeyim. Dereli’nin Stonehenge’i (Stonheç) ve Meryem Ana Manastırı ilçemizin ve Giresun’un turizminin lokomotifi ve markası olabilir.

Hayal gücünün sınırı yok. Gezin. Hayalinizde canlandırın.

Ne diyeyim!


DOĞAYEN sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

2 Comments Kendi yorumunu ekle

  1. GiresunOn adlı kullanıcının avatarı GiresunOn dedi ki:

    Zekeriya Hocam, bir solukta okudum yazını. Ne desem bilemedim. Bunca yıl böyle bir yeri bilmediğimize mi üzülsem yoksa bizlere bu yeri tanıtmayanlara mı sinirlensem… Giresun Karadeniz’in Hakkarisi’dir söylemine hak veriyorum artık. Daha çok kültürel değere sahip bir şehir yokken Karadeniz’de biz buraları değerlendiremiyor hatta ismini bile bir çok kaynakta geçiremiyoruz.

    Ayrıca yazıyı biraz daha resimle desteklesiniz de biz de bu güzel yerleri bir nebze görsek çok güzel olurdu.

    Liked by 1 kişi

    1. Zekeriya Karakayalı adlı kullanıcının avatarı zkrykrkyl dedi ki:

      Fotoğraf konusunda haklısınız. Bundan sonraki yazılarda bu konuda daha dikkatli davranacağım. Selamlar

      Beğen

GiresunOn için bir cevap yazın Cevabı iptal et